Genel

Atatürk ve Kayıp Kıta Mu

Bilim çevrelerinde levha tektoniği konusundaki bilgi birikimi sayesinde Atlantis gibi bir efsane olduğu konusunda görüş birliği vardır.

İlk kez James Churchward tarafından ortaya atılan, geçmişte üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu, Pasifik Okyanusu’nda bir kıtanın varlığı konusundaki görüş, çeşitli belge ve bulgular mevcut olmakla birlikte, henüz arkeologlar arasında yaygınlık kazanmamış bir görüş veya bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir.

Türkler’in de Mu Kıtasından geldiği söylentileri de varsayım olarak eklenmiştir. Mu Kıtası, Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk’ün talimatıyla kurulan bir ekip tarafından araştırılmıştır.

Nuh Tufanı ve Türklerin Kökeni

Atatürk, 30’lu yıllarda Türk tarihinin gizli kalmış yönlerini ortaya çıkarmak için olağanüstü bir çaba harcadı ve “Türk merkezli”  yeni bir tarih tezi geliştirdi. Daha Cumhuriyet kurulmadan önce 1922 yılında TBMM’nin 130. yılını açarken yaptığı konuşmada Türk tarihinin derinliğinden bahsederek Türklerin kökeninin Hz. Nuh’a kadar dayandığını ileri sürüyordu

Atatürk’ün, daha Kurtuluş Savaşının kan ve barut kokusu kurumadan meclis kürsüsünden Türklerin şanlı uzak atalarından söz etmesi, Türk tarihi konusunda derin araştırmalar yaptıracağının ilk önemli işaretlerinden biriydi. Atatürk’ün, Türklerin kökeninin Nuh Peygamber’in oğlu Yafes’e dayandığını ileri sürerek, öteden beri kulaktan kulağa fısıldanan bir tezi Türkler Yafes’in Torunlarıdır! diyerek yüksek sesle dile getirmesi düşündürücüdür. Bu tezi meclis kürsüsünden dile getirmesi ise Türk tarihiyle ilgili çalışmaların “devlet politikası” olacak kadar ciddiye alınacağının işaretidir.

Bu ilk işaretlerden ve ön hazırlıklardan sonra Atatürk, Türk tarihinin sadece Osmanlı Tarihi’nden oluşmadığını, Türklerin binlerce yıl önce de büyük devletler kurup, dünya uygarlığına büyük katkılarda bulunduğunu ileri sürerek, 1930 yılında sonradan çok tartışılacak olan Türk Tarih Tezini ortaya attı.

Atatürk ve Mu Kıtası

Atatürk, büyük asker ve devlet adamı niteliği ile kendini bütün dünyaya kabul ettirmiş bir liderdir. Bu bağlamda, O’nun en önemli yanlarından birisinin, -işin uzmanlarına danışarak- bilimsel doğrultuda geliştirdiği araştırıcı ve sorgulayıcı kimliği olduğu, şüphe götürmez bir gerçek hükmündedir.

Sosyal ve kültürel plâtformda gerçekleştirdiği yeniliklerin önde gelenlerinden ikisini ise, dil ve tarih konusundaki son derece ciddî çabaları ve çalışmaları oluşturur. Nitekim, alan araştırmaları yapmak üzere kurduğu Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi de, kendisinin bu konuya verdiği değerin, önem ve önceliğin açık birer göstergesidir.

Atatürk’ün en büyük hayallerinden birisi, Türklerin kökenini ortaya çıkartmaktı. Onun belki de en az bilinen yönlerinden birisi ise; antik gizemler, okültizm vb. olan merakıdır.  Türkler’in,-genel kabule göre-bilinen en eski yurdu Orta Asya’dır.

Ancak, “Atalarımız, Orta Asya’ya nereden, ne zaman ve ne şekilde gelmişlerdir? Bir başka deyişle, Orta Asya’daki Türk varlığı nasıl oluşmuştur?”

İşte bu soru, Gâzi’nin zihnini çok meşgul etmiş ve meraklı bir araştırıcı kimliği ile geçmişin derinliklerine yönelmesi sonucunu doğurmuştur. Atatürk’ün emriyle, Türklük akımları üzerine yapılan araştırmalar derlendi. Pek çok bilim insanı ve araştırmacı, bu sahada yeni çalışmalara başladı. Yabancı bilim insanları davet edildi. 1930’da Türk Tarih Kurumu kuruldu. Çalışmalar neticesinde çok zengin kaynaklara ve bilgilere ulaşıldı. Fakat ‘Türklerin kökeni?’ sorusu cevap bulamadı.

Konu gitgide gündemden düşerken, eldeki kaynaklar ışığında Atatürk bizzat kısa tezler hazırlıyor ve bunları yemeğe davet ettiği akademisyenlerle uzun uzun tartışıyordu.

İngiliz Albayı James Chruchward’ın Keşifleri

Chruchward, ertesi gün apar topar Ankara’ya davet edildi. Chruchward, 2 hafta sonra Ankara’ya gelerek Çankaya’da, Atatürk ve Tahsin Bey ile akşam yemeği yedi. Chruchward; bu tabletleri nereden bulduğunu, yaklaşık 50 senesini bu araştırmaya adadığını, tabletlerdeki dilin Antik Mayalara dayandığını, M.Ö. 200.000 ila 70.000 yılları arasında Pasifik’te bulunan Avustralya’dan biraz daha büyük ‘Mu’ adında bir kıtadan söz edildiğini ve kıtada yaşayanların yüksek bir medeniyete ulaştıktan sonra bir sel veya deprem neticesinde battığının düşünüldüğünü Atatürk’e iletti. Bu görüşmenin ardından Atatürk, 60 kişilik bir heyet kurdurarak Mu Kıtası hakkındaki kitapların tercümesi emrini verdi.

Churcward’ın verdiği bilgilere göre; derin tarihî geçmişte Pasifik Okyanusu’nda, Avusturalya ile Güney Amerika’nın arasında, Ekvator çizgisinin biraz güneyinde ve Yeni Zelanda’nın kuzey-doğu kısmında, boydan boya 9.500 km. uzunluğunda yer almış olan Mu Kıt’ası; bundan 12.000 yıl önce dehşetli, çok büyük depremlerle sarsılarak yıkılmış, üzerinde barındırdığı ve yüksek Mu Medeniyeti’ni yaratmış bulunan 60 milyon civarında insanla birlikte ateşle su arasında batıp gitmiş ve sulara gömülmüştür.

Mu Uygarlığı

Yaklaşık 50 yıl boyunca 20’den fazla ülkeye giderek Mu uygarlığı hakkında veri toplayan James Churchward’un ve Mu varsayımını destekleyenlerin Mu uygarlığı hakkındaki görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir:

Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta Mu kıtasıdır. Mu kıtası kuzeyden güneye 3000 mil, doğudan batıya 5000 mil kadar uzanan,üç kara parçasından oluşan büyük bir kıtaydı.Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan adalar, muhtemelen bu kıtadan arta kalan kara parçalarıdır. Bu kıta, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülmüştür.

Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu’lular diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğu’ydu.

Mu dininin öğretimini Naakaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı. Mu dininin esası, Tanrı’nın tek oluşuna ve ruhsal gelişim için sürekli olarak tekrar doğmak inanışına dayanıyordu. Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildir.

“Ra” sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, “O” diye hitap ettikleri Tek Tanrı’yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi” anlamında Ra-Mu adıyla ifade edilirdi. Ra sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır’a da taşınmıştır.

Dört ırktan oluşan Mu’lularda yazı dilleri farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı. Mu’lular günümüz uygarlığına kıyasla manevi alanlarda çok daha ileriydiler.

Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler Mu’lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu. (Bu, Churchward’un değil, bazı izleyicilerinin görüşüdür

Mu uygarlığının en önemli çöküş nedeni, teşevvüş adı verilen, bir aşamadan diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır. (B.Ruhselman’a göre)

Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. Mu dinine, kolonilerine (örneğin Uygur İmparatorluğu kolonisi fikri) ve Mu kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar Mu varsayımını savunanlar arasında da genel geçer kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur.

Tahsin Mayatepek’in Araştırmaları

Derken 1932’de, emekli general Tahsin Mayatepek, Atatürk’ü ziyaret etti. Tahsin Bey Maya dili ile Türk dili arasındaki benzerlikleri anlatmaya başladı ve bir ‘Mu Kıtası’ araştırmacısı olarak tanınan İngiliz Albay James Chruchward‘ın kendisine söz ettiği, Hindistan’da bulduğu tabletleri anlattı. Bu maksatla, 1935 yılında Meksika Büyükelçiliği’ne atadığı Tahsin Mayatepek’ten, “Güneş-Dil teorisini de desteklemek amacına yönelik şekilde, bir vakitler Pasifik Okyanusu’nda büyük bir medeniyet merkezi olarak yer alan ve sonradan büyük depremlerle sular altında kalarak batmış, kaybolmuş bulunan Mu Kıt’ası ve bunun üzerinde oluşarak çok yüksek seviyeye ulaşmış Mu Medeniyeti hakkında bilgi toplamasını, o arada Türkler’in Mu kökenli olup olmadıklarını araştırmasını ve ayrıca Türkçe ile Maya dili arasındaki ortak noktaları, birliktelikleri ve -varsa- örnek ifadeleri, sözleri tespit etmesini” ister.

TBMM bütçe kayıtlarından da anlaşıldığı üzere kendisine yüklü bir miktarda araştırma bütçesi tahsis etmişti.

Tahsin Bey, Meksika’dan 29 Şubat .1936’da, Atatürk e ve Türk Dil Kurumu Riyaseti Aliyesine” gönderdiği 7. raporda Churchward’ın kitapları hakkında ayrıntılı bilgiler veriyordu. Tahsin Bey, kayıp kıta Mu hakkındaki en kapsamlı çalışmaları gerçekleştiren J. Churchward’m bu kitaplarında geçen konuları beş madde altında sınıflandırarak, Aralık 1935’de bir raporla Atatürk’e sunmuştu. Aynı raporun bir örneğini de 7 ay sonra, 22 Haziran 1936’da Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri Necmi Dilmen’ e gönderecekti.

Tahsin Beyin Ankara’da heyecan uyandıran raporunda şaşırtıcı bilgiler ve yorumlar vardı bunlar şöyleydi:

“Amerika alimlerinden James Churchward’ın 1868 senesinde Hindistan’da AYHODA Manastırında başlayarak, cihanın muhtelif kıtalarında 50 sene süren araştırmaları neticesinde ilk defa 1931 yılında New York’ta yazdığı 4 kıta eserde;

Uygur, Akad ve Sümerlerin beşeriyetin ilk vatanı olan Mu Kıtası’ndan binlerce yıl önce çıkarak, cihana yüksek maarif ve medeniyetlerini, dil ve dinlerini götürdükleri, Aryen denilen tötanların, slavların, Brotonların, Baskların, Irlandalıların, velhasıl hemen hemen bütün Avrupa kavimlerinin Uygur Türklerinin akrabaları oldukları, Akad ve Sümer sözlerinin Hindistan manastırlarında mukaddes bir dil olarak öğretilen NAGA-MAYA, yani Mu dilindeki manaları,

Mu kıtası batmadan binlerce yıl önce Mu’ dan çıkarak Mu’nun ilimlerini ve dinlerini dünyanın birçok yerlerine ve Mısır ve Hindistan’a yaymış olan Mu ilim ve din misyonerlerinin Himalaya ve Eski Mısır mabetlerine naklettikleri tablet ve saireyi Musa’nın Sina Dağı’ndaki osiris Mabedi’nde ve İsa’nın da hem Mısır ve hem de Hindistan’da senelerce tetkik ettikleri ve bunlara kıyasen KUR’AN’da bir ayet başını teşkil eden TA-HA sözünün Mu diline ait olduğunu, Churchward’ın bu söz hakkındaki izahatını gördükten sonra Hz. Muhammed ve diğer peygamberler gibi Mu’nun dil ve dinini Mısır’da ve büyük ihtimalle Hindistan manastırlarında tahsil ettiği neticesinin tebarüz etmekte olduğu,  Binlerce sene evvel Asya’nın şark kıyılarından Avrupa’nın garp sahillerine ve İrlanda adasına kadar bütün araziyi kaplamış olan muazzam UYGUR İmparatorluğunun bundan 11.500 sene evvel müthiş manyetik katalizna ve onu takiben sathi arzda birdenbire dağların fırlaması üzerine bütün nüfusu ile birlikte mahvolduğu gibi konular yer alıyordu.”

Tahsin Bey araştırmalarını sürdürürken Maya, Aztek ve İnka uygarlıklarının kullandıkları eşyaların Türklerin kullandığı eşyalara benzediğini fark etmişti, ayrıca davulları ve kalkanları da bizimkilere çok benziyordu; üzerlerinde ay ve yıldız figürleri vardı. Tahsin Bey bu eşyaların ve silahların belge ve fotoğraflarını, kayıp kıta Mu hakkında, Churchward’ın kitaplarından ve başka kaynaklardan elde ettiği bilgilere ekleyerek, “14 rapor”, “üç defter” halinde Atatürk’e sundu. Akademik bir titizlikte hazırlandığı anlaşılan bu raporların her biri aslında Mu kıtası ile Türkler arasındaki ilişkiyi kanıtlamaya yönelik son derece özgün ve bir o kadar da şaşırtıcı tezler içeriyordu.

Tek Tanrılı Dinler ve Mu Dini

Yakın zamanlara kadar, Tahsin Bey’in Atatürk’e gönderdiği raporlardan 14. rapor dışındakilerin nerde olduğu bilinmiyordu. 14. raporu ilk kez kullanan Turan Dursun, “Din Bu” adlı kitabının ikinci cildinde heyecanlı ve öfkeli bir dille diğer raporların nerede olduğunu soruyordu. Dursun, kitabında yanıtı da kendisi veriyor ve aykırı bir acelecilikle diğer raporların bilinçli olarak yok edildiği hükmüne varıyordu;

7 . raporun dikkat çeken üç önemli yönü vardı; Mu dininin özellikle Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi tek tanrılı dinlere etkisi. Mu, Maya, İnka ve Atlantis uygarlıklarıyla Türkler arasındaki ilişki. Sümer, Akad ve Uygurların Mu’dan dünyaya yayıldıkları. 7. raporda vurgulanan noktalardan biri Mu dinin özellikleriydi. Tahsin Bey, raporunda Mu dininin bazı önemli özelliklerini şöyle sıralamıştı;

“1. Ecdadımızın Mu kıtasında uzun asırlar zarfında yaptıkları derin ve ilmi tetkikat neticesinde Evren ve Kainatı muazzam ve son derece, şuurlu ebedi bir Kudret’in muhtelif kuvvetler vasıtasıyla idare ettiğine, bu sonsuz Kudret’in mahiyetini insan olanın idrak etmesine imkan olmadığına iman etmişlerdir.

2. İnsanın madde ve ruhtan müteşekkil iki mevcudiyeti olduğuna ve maddi mevcudiyetin devamsız ve fani olduğu, ilahi olan ruhun ebediyen mevcut ve devam ettiğine inanılmaktadır.”

Tahsin Bey Mu dininin en önemli özelliklerinden birinin reenkarnasyon inancı olduğunu ifade ederek yaptığı incelemeler sonucunda yeryüzündeki tüm dinlerin Mu kaynaklı olduğu sonucuna varmıştı. Tahsin Bey, bu konuda Churchward tan etkilenmişti. Churchward, kitaplarında tek tanrılı dinlerden Museviliğin ve Hıristiyanlığın Mu’ya dayandığını ileri sürüyor, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın yaydıkları dinlerin temel ilkelerini, Mu dinini yaymak için yazılan Naakal tabletlerinden aldıklarını iddia ediyordu. Tahsin Bey, Atatürk’e gönderdiği 7. Raporda bu konuda şu değerlendirmeleri yapıyordu:

“Musa, Mu’nun din ve uluhiyet hakkındaki telakkilerini Sina Dağı’ndaki Osiris Mabedi’nde tahsil edip İsrail’e telkin etmiştir. “İsa da kurduğu dinin esaslarını Mu’dan almıştır.”

Musevilik ve Hıristiyanlığın Mu kökenli olduğunu iddia eden Churchward, İslam dini, Hz. Muhammed ve Mu ilişkisi hakkında doğrudan ya da dolaylı her hangi bir değerlendirme yapmıyor, kitaplarında İslam dininin Mu kaynaklı olduğuna yönelik her hangi bir bilgi ya da bulguya yer vermiyordu. Oysa ki Tahsin Bey Atatürk’e gönderdiği raporlarda Hz. Muhammed’in de İslam dinini Hindistan’da Mu tabletlerinden öğrendiğini ileri sürüyordu. Tahsin Bey, bu yorumu yaparken, Churchward’ın, “Musevilik ve Hıristiyanlık Mu’ya dayanıyor” tezinden etkilenmişti “Hz. Musa ve Hz. İsa Mu’dan etkilendilerse, pekala Hz. Muhammed de Mu’dan etkilenmiş olabilir!” mantığından hareket ederek, kendince son derece ilginç çıkarımlar yapıyordu. Tahsin Bey, “Islamiyetin temel ilkeleri Mu’ya dayanır.” tezini Churchward’ın, “Munun Kutsal Sembolleri” kitabında geçen “TA-HA” kelimesi üzerine oturtmuştu.

İşte Tahsin Bey’in Atatürk’e gönderdiği 7. raporda, “Muhammed de Mu’dan Etkilendi” başlığıyla kaleme aldığı ilginç değerlendirmeler, Muhammed’in de tıpkı Musa ve İsa gibi Mu’nun dil ve dinini öğrendiği aşağıdaki mühim bir ipucundan istinaden anlaşılacaktır:

“Churchward’ın Kayıp Kıta Mu’nun Kutsal Sembolleri adındaki eserinin 130. sayfasında Mu diline ait en eski sözlerden biri olarak (TA-HA) kelimesinin zikri geçmektedir. Vaktiyle Mu kıtasına dahil olup, mezkur kıta battıktan sonra ayakta kalmış olan Pasifik Denizi’ndeki adaların yerli ahalisi arasında bu sözün atalarından kalma mukaddes bir söz olarak kullanıldığı hakkında izahata tesadüf etmek üzerine derhal KUR’AN’ da bir sure başını teşkil eden TA-HA kelimesini göz önüne getirip KUR’AN müfesirleri tarafından bu ana kadar manası izah edilememiş olan bu sözün Mu dilinde (Ta- yıldızlar, Ha- su) yani (su ihtiva eden yıldızlar) anlamında olduğunu Churchward’ın izahatından anladıktan sonra bu meçhulü bu suretle anlamaktan mütevellit bir sevinçle KUR’AN’da daha bu gibi manası malum olmayan (YA-SİN, TA-SİN, HA-MİM) gibi esrarengiz sözlerden Mu diline ait olmaları ihtimalini göz önüne getirip Mu dilinin en çok saf bir halde aynı olan MAYA lügatına müracaat ederek tahminimde aldanmadığımı ve bu sözlerin manalar ifade eden halis Mu sözleri olduklarını hayretle müşahede ettim.

TA-HA sözündeki (TA- yıldızlar, HA-su) yani su ihtiva eden yıldızlar. Bunu Churchward’ın izahatına müsteniden arz ediyorum. Bu ipucunu elde ettikten sonra Maya lügati vasıtasıyla diğerlerinin manalarını kendim muvaffak oldum.”

Türk Tarih Tezi

Atatürk’ün en büyük hayallerinden birisi, Türklerin kökenini ortaya çıkartmaktı. Böyle bir fırsatı da değerlendirmekten geri kalmayan Atatürk, Mu ile ilgili çalışmalar yaptırmış ve bunun üzerine uzun bir süre yoğunlaşmıştır. Konu gitgide gündemden düşerken, eldeki kaynaklar ışığında Atatürk bizzat kısa tezler hazırlıyor ve bunları yemeğe davet ettiği akademisyenlerle uzun uzun tartışıyordu.

Atatürk’ün yaveri Salih Bozok, konuyu hatıralarında şöyle anlatıyor:

”Gazi, kitapların tercümesi yapılırken çok heyecanlıydı! Günaşırı; ‘Tercümeler bitmedi mi? , Heyet niçin bu kadar yavaş çalışıyor?’ diye hayıflanıyordu. Nihayet tercümeler bitti. Kitap basılmadı, daktilo edilerek Atatürk’e sunuldu. Gazi metinleri tekrar tekrar büyük bir dikkatle okudu, yaratılışı anlatan bölümle özel olarak ilgilenmişti. ‘Mu Kıtası’nın insanlığın anavatanı olduğunu, nüfusun 64 milyona çıktığını’ yazan kısmın altını çizmişti. Mu’da geçen Tanrı kavramıyla da yakından ilgilenmiş, yaratıcının insan aklıyla anlaşılamayacağının üzerinde durmuştu. Mu dili kökenli özel isim ve sıfatları öz Türkçe ile karşılaştırarak notlar alıyordu.”

Salih Bozok’un konu ile ilgili aktardıkları ne yazık ki bu kadar.

Her ne kadar ‘Büyükelçi’ olarak gözükse de, Tahsin Bey’in asıl görevi Maya dilinin öz Türkçe’yle olan benzerliğini ve Maya tabletlerini araştırmaktı. Meksika’ya gitmesinden bir müddet sonra, Etnografya Müzesi’nden kimi görevlileri yanına gönderdiler. Ekibin araştırma sonucu, 3 ciltlik bir kitap haline getirilerek Atatürk’e sunuldu. Kitaplarda: Maya, Aztek ve İnka uygarlıklarının kullandığı eşyaların, Türklerin kullandığı eşyalara ne denli çok benzediği, hatta davul ve kalkanlarında kullandıkları ay ve yıldızın Türk Bayrağındaki ay ve yıldızdan hiçbir farkı bulunmadığı açıkça kanıtlanıyordu.

Ayrıca, yüksek bir para karşılığında, William Niven tarafından bulunan tabletlerden bir tanesi satın alınarak Atatürk’e gönderildi.

Söz konusu tablet, günümüzde hala Atatürk’ün saklı mektupları ile birlikte muhafaza edilmektedir. Atatürk’e ulaştırılan cilt halindeki araştırma neticeleri ise, 70’li yıllara dek Türk Dil Kurumu’nda bulunuyordu. Şu anda ise Anıtkabir kütüphanesinde iki cilt olarak 1301 ve 1302 numarasıyla halen ziyarete açıktır. 3. cilt ise kaybolmuştur. Dahası, Chruchward’ın kitaplarından yapılan çeviriler de 4 cilt olarak aynı yerde muhafaza edilmektedir. Tahsin Bey’in, Atatürk’e gönderdiği 700’den fazla fotoğraf da Anıtkabir fotoğraf arşivinde yer almaktadır.

Fotoğraflarda; tapınak ayinlerini yöneten kişilerin kürsülerinde, dünyada yalnızca Türk Mitolojisinde görülen ‘Bozkurt’ figürünün bire bir aynısının kullanılması, Atatürk’ün üstünde durduğu bir başka konu olmuştu.

Sonuç olarak Atatürk, akademik ve bilimsel ispatlarla desteklenen bir Türk tarih tezi sunmuş fakat bunu kitaplaştırmaya maalesef ömrü yetmemiştir. Teze göre şu sorulara net yanıtlar veriliyordu:

“Türkler, Orta Asya’dan gelmişlerdi ama Orta Asya’ya nereden ve nasıl gelmişlerdi?”, “Türklerin, Amerika kıtasının yerlileri olan Maya, Aztek ve İnka uygarlıkları ile olan benzerlikleri nasıl açıklanabilirdi?”, “Dünya tarihi nerede başlamıştı?”, “Orhun Yazıtları ve Maya tabletlerindeki benzerlikler nereden geliyordu?”

Ve bir not: Tahsin Bey’in soyadı, Mayatepek’dir. Bunun nedeni ise, Maya dilindeki ‘tepe’ sözcüğünün ‘tepek’ olmasındandır. Tahsin Bey, 1932-1938 seneleri arasında tuttuğu yüzlerce notu Türk Tarih Kurumu’na 14 farklı rapor halinde göndermiştir. Raporların kimi kayıp parçaları bazen sahaflardan, bazen de bazı kişilerden parça parça ortaya çıkmaktadır.

Lakin elde olan bilgilerin yalnızca bir bölümü, 2006’da Sinan Meydan tarafından kitap haline getirilmiştir. Anıtkabir arşivleri bir an önce açılmalı ve uzman bir ekip, Mustafa Kemal Atatürk’ün yarım bırakmak zorunda kaldığı bu hayalini gerçekleştirmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.