Dünya Tarihi Genel Tarih

Dünya Tarihindeki Beş Kitlesel Yokoluş

Sosyal Medya Hesabında Paylaş

4,5 milyar yaşını biraz geçmiş olan dünyamızın yeterince soğuyup kabuğunun oluşmasından ve şiddetli kuyrukluyıldız ve asteroid bombardımanlarıyla yeniden eriyip yeniden katılaşmasından sonra, yaşamın 3,8 milyar yıl önce, çekirdeksiz (prokaryot) ardından da çekirdekli (ökaryot) tek hücrelilerden başlayarak zaman içinde çok hücreli mikrobiyel formlar halinde filizlenmeye başladığı biliniyor. Ancak günümüzden 580 milyon yıl öncesine kadar tek hücreli basit formlar ve bunların meydana getirdiği koloniler biçiminde süren yaşam, ardından denizlerde ve sığ sularda ilkel hayvanlara evrildi ve 540 milyon yıl önce “Kambriyen patlaması” denen bir süreçle ani ve hızlı bir çeşitlenme gösterdi. O zamana kadar yaşam çeşitli faktörlerin etkisiyle yokolmaya yaklaşmış ve yeniden toparlanmış olabilir; ancak yokoluşlarla ilgili fosil kayıtlar günümüzden yaklaşık 500 milyon yıl öncesinden itibaren netlik kazanmaya başlıyor.

Toplu Yokoluş Nedenleri

Paleontologlar arasında yaygın görüş, toplu yokoluşların uzun süreli ve birbiriyle ilintili çevre stresleri altında kalan türlerin kısa süreli tek bir etmenin tetiklemesiyle ortadan kalkmaları şeklinde meydana geldiği yolunda. Toplu yokoluş nedenleri olarak şunlar sıralanıyor.

Yanardağ etkinlikleri sonucu bazalt (lav) selleri

Bazı paleontologlar 11 büyük yokoluştan sorumlu tutsa da, en az az beşinde büyük rol oynadığı genel kabul görüyor. Uzun süreli yanardağ etkinlikleri sırasında çıkan ve soğuyarak bazalt kayalarını oluşturan lavlar, yüzbinlerce, hatta milyonlarca kilometrekarelik alanlara yayılabiliyor. Ayrıca yanardağlardan püsküren toz ve küller atmosfere çıkıp Güneş ışınlarını perdeleyerek bitkilerin fotosentez yapmasını önleyerek, yaşamın dayandığı gıda zincirinin çökmesine yol açıyor. Yine yanardağlardan püsküren kükürt oksitleri asit yağmurlarına neden olarak aynı etkiye katkıda bulunurken, yoğun karbondioksit salımları da küresel ısınmaya yol açıyor.

Deniz seviyelerinde düşüşler

Son 500 milyon yıl içinde belirlenen böyle 12 olaydan yedisi, önemli ölçekte 7 yokoluşun sorumlusu sayılıyor. Deniz seviyelerinin düşmesi, denizel yaşamın çok büyük bölümünü barındıran ve okyanus tabanlarının en üretken bölümleri olan kıta sahanlıklarını küçülterek deniz canlılarının topluca yok olmasına neden olduğu gibi, küresel hava sistemlerinde de büyük değişimleri tetikleyerek karasal yaşamda da toplu yokoluşlara yol açıyor.

Okyanuslara asteroid darbesi

Karbondioksit okyanus sularında erir ve ancak 50⁰C’nin altındaki sıcaklıklarda kararlı olan bikarbonat radikal (─HCO3) biçiminde depolanır. Okyanusa düşen bir asteroidin yol açacağı termal şokun okyanus yüzey sularını bu kritik eşiğin üzerine ısıtmasıyla çok büyük miktarlarda karbondioksit okyanuslardan fışkırarak dünyaya yayılabilir ve ağır bir gaz olduğundan özellikle alçak bölgelerde hava soluyan canlıların yok olmasına yol açabilir.

Uzun süreli ve büyük ölçekli küresel soğuma

Böyle bir süreç kutuplar ve ılıman bölgelerde birçok türün ölümüne, ötekilerin de ekvator bölgesine göç etmelerine yol açar. Ayrıca, tropikal türlerin yaşam alanları da daralır. Dünya’daki suyun büyük kısmını buzullar ve kar halinde hapsederek yeryüzü iklimini daha kurak hale getirir. Küresel soğumanın Ordovisyen sonu, Permiyen-Trias geçişi ve Geç Devonyen yokoluşlarında rol oynadığı düşünülüyor.

Uzun süreli ve büyük ölçekli küresel ısınma

Soğumanın tam tersi bir etkiyle tropikal türlere yeni yaşam alanları açarken ılıman bölgelerdeki türlerin ölümüne ya da kutuplara göç etmelerine, kutup türlerinin ortadan kalkmasına, buzul ve karların erimesiyle Dünya ikliminin daha nemli olmasına ve yağış rejimlerinin değişmesine yol açar. Ayrıca deniz sularının oksijensizleşmesine de neden olabilir. Yaklaşık 55 milyon yıl önce meydana gelen ve Paleosen-Eosen Termal Maksimumu (PETM) diye adlandırılan bir yokoluşta, ortalama hava sıcaklıklarında 6 derecelik bir artışa neden olduğu, ayrıca Trias-Jura geçişi yokoluşunda da denizel türlerin beşte birinin yok olmasına yol açtığı düşünülüyor. Halen yaşamakta olduğumuz küresel ısınmanın etkilerini gösteren en yakın model olması nedeniyle PETM, son yıllarda paleontologların ilgi odağı haline gelmiş bulunuyor.

Klatrat bombası hipotezi

 

Bir bileşiğin kafes halinde başka bir bileşiği sardığı yapılara klatrat deniyor. Metanın (CH4) donmuş su kristallerine hapsolduğu metan klatratlar, kıta sahanlığında yoğun miktarlarda bulunuyor. Hava sıcaklığındaki ani artışlar ya da depremler nedeniyle üzerlerindeki basınçta ani düşmeler bu yapıların kararsızlaşmasıyla metanın atmosfere çıkmasına yol açabilir (Bkz: Arktik’te Metan Bombası). Metan, karbondioksitten çok daha etkili bir sera gazı olduğundan, böyle bir çözülme hızlı bir küresel ısınmaya yol açabilir ya da zaten küresel ısınma nedeniyle meydana gelmişse ısınmanın etkilerini büyük ölçüde artırabilir. Klatrat bombası etkisinin Permiyen sonu yokoluşunda ve PETM olayında rol oynamış olabileceği düşünülüyor.

Okyanuslarda oksijen krizi

Okyanus sularının orta derinlikte hatta yüzeye yakın katmanlarında oksijenin büyük ölçüde azalması ya da tümüyle kaybolması da deniz canlılarının topluca yokolmalarına yol açan bir etken olarak kabul ediliyor. Nedenleri halen tartışma konusuysa da, bilinen örneklerin genelde yoğun volkanizma sonucu uzun süreli küresel ısınmadadan kaynaklandığı paleontologların üzerinde birleştikleri bir nokta. Ordovisyen-silüryen, geç devonyen, Permiyen-Trias ve Trias-Jura yokoluşlarında rolü olduğu sanılıyor.

Denizlerden Hidrojen Sülfit Çıkışı

Permiyen-Trias yokoluşunda küresel ısınmanın okyanuslarda fotosentez yapan planktonlarla derin sularda sülfatları indirgeyen bakteriler arasındaki dengeyi bozduğu ve ortaya çıkan hidrojen sülfitin (H2S) deniz ve karalarda yaşayan canlıları zehirlediği, ayrıca ozon tabakasına büyük zarar vererek hayatta kalabilen canlıları da Güneş’ten gelen zararlı morötesi ışınların etkilerine maruz bıraktığı yolunda tezler var.

Okyanus Çalkalanmaları

Okyanuslarda “termo-halin dolaşımı denen” bir süreç, görece sıcak yüzey sularını büyük akıntılarla dünya yüzeyinde dolaştırarak iklim rejimleri üzerinde etki yapar. Çeşitli nedenlerle bu döngünün bozulmasıyla, buharlaşma nedeniyle daha tuzlu (ve ağır) olan yüzey suları derine dalıp derinlerdeki oksijensiz suları yüzeye çıkarıp yüzeyde ve orta derinliklerde oksijen soluyan canlıların ölümüne yol açar. Bu çalkalanma buzul çağlarının başında ve sonunda ortaya çıkar. Buzul çağının başında ortaya çıkması daha tehlikelidir; çünkü önceki sıcak dönem okyanuslardaki oksijensiz suların hacmini yükseltmiş olur. Okyanus çalkalanmasının geç Devonyen ve Permiyen-Trias yokoluşlarında rol oynadığı düşünülüyor.

Yakınlarda Gama Işın Patlamaları ve süpernovalar

Gama ışın patlamaları, evrende meydana gelen en şiddetli olaylar. Güneşten çok daha büyük kütleli bir yıldızın kısa ömrü sonunda çökerek bir karadeliğe dönüşmesi sonucu ortaya çıkıyorlar. Çöken yıldızın iki kutbundan fışkıran, ışık hızına yakın parçacık fıskiyelerinden biri Dünya yönünde konumlanmışsa bu patlamalar gözlem uydularımızca algılanabiliyor. Bir gama ışın patlamasının Dünya’nın 6000 ışıkyılı yakınında meydana gelmesi, Dünyamızı çevreleyen ozon tabakasını yok ederek yeryüzündeki canlıları Güneş’in morötesi ışınlarının tahribatına maruz bırakır.

Süpernova Patlamaları da Güneş’ten yaklaşık sekiz kat daha kütleli yıldızların merkezlerinin çökmesi ve bir nötron yıldızına ya da karadeliğe dönüşmesiyle meydana geliyor. Oluşan şok dalgası, yıldızın dış katmanlarını uzaya savuruyor. Dünya’ya 30 ışıkyılından daha yakında meydana gelecek bir süpernovadan kaynaklanan gama ışınları, ozon tabakasının yarısını yok etmeye yeter. Bazı paleontologlar Ordovisyen sonu yokoluşunu bir gama ışını patlamasına bağlıyorlar. 20. Yüzyılın sonlarında Münih Üniversitesi araştırmacıları Pasifik okyanusu tabanında buldukları Demir-60 izotoplarının, 5 milyon yıl önce meydana gelmiş bir süpernova patlamasından kaynaklandığı sonucuna vardılar.

Levha Tektoniği

Dünyanın kırık kabuğunun parçaları olan ve kimileri kıtaları, kimileri de okyanusları üzerlerinde taşıyan “levha ya da plaka” diye adlandırılan parçalarının hareketleri de kıtaları zaman zaman birbiriyle birleştirip sonra uzaklaştırıyor. Bu süreç kıtaların konumlarını çeşitli yollardan toplu yokoluşlara yol açabilen biçimlere getirebiliyor. Örneğin, buzul çağlarını başlatıyor ya da sona erdiriyor; okyanus akıntılarını ve rüzgâr rejimlerini değiştirerek iklim değişimlerine yol açıyor, denizden ulaşım yolları ya da kara köprüleri oluşturarak, kapalı alanlarda yaşayan ve uyuma hazırlıklı olmayan türleri istilacı türlerin rekabetine açabiliyor. Kıtalar bir süperkıta halinde bir araya geldiklerinde, yaşamca zengin kıta sahanlığının toplam alanı daralıyor. İç bölgeler de kuraklaşıyor ve büyük mevsimsel değişimlerin etkisine giriyor. Toplu yokoluşların ardından yaşamın yeniden filizlenip çeşitlenmesi, beş on milyon yıl, büyük yokoluşların ardındansa 30 milyon yıl alabiliyor.

Farklı kriterlere göre farklı sayı ve zamanlarda büyük yokoluşlardan da söz edilmekle birlikte, paleontologların üzerlerinde en çok anlaştıkları beş büyük yokoluş sıralanıyor. Ayrıca paleontologların genel eğilimi, büyük yokoluşları tek bir nedene bağlamaktan çok, birbiriyle ilintili birçok nedenin rol oynadığı süreçte sonunda birinin baskın olarak ortaya çıktığı görüşünü benimsemek. Genelde uzun süreli yanardağ etkinliklerinin yokoluşlarda önemli rol oynamış olabileceği düşünülüyorsa da, paleontologlar başka faktörlerin etkisini de araştırmadan kesin bir kabulden kaçınıyorlar. Yine de beş büyük yokoluş ve olası nedenleri tarih içinde eskiden yeniye doğru aşağıdakiler olarak sıralanıyor.

Tarihsel Sıralamaya Göre Dünyadaki Kitlesel Yokoluşlar

Ordovisyen-Silüryen Yokoluşu

Ordovisyen Dönem, Paleozoik zamanın ikinci alt bölümü olarak Ordovisyen kayaç sistemlerinin oluştuğu jeolojik zaman dilimidir. Günümüzden 495 milyon yıl önce başlayıp 471 milyon yıl önce sona erdiği kabul edilir.

Kambriyende büyük çoğunluğu güney yarıkürede toplanmış olan kıtalar, Ordovisyen’de iki farklı yönde hareket etmişlerdir. En büyük kıta olan Gondvana, güney kutbuna doğru kayarken diğer üç kıta da kuzeye, ekvator bölgesine ilerleyerek birbirlerine yaklaşmışlardır. Dönem boyunca deniz seviyesinin defalarca yükselip alçalmasıyla bu kıtalar sıklıkla denizlerin baskınına uğramışlardır.

Tüm dönem boyunca iklim ılıman ve yağışlıdır, geniş alanlarda sığ denizler bulunmaktadır. Bütün bu koşullar türlerin farklı çevresel koşullara farklı şekillerde uyum sağlamasına olanak vermiştir. Böylece pek çok alt tür ortaya çıkmış ve gelişme olanağı bulmuştur. “Uyumsal Açılım” olarak tanımlanan bu tür çeşitlenmesinin en belirgin olarak yaşandığı dönem Ordovisyen dönemdir. Deniz omurgasızlarında ve tek hücreli ya da plankton türü canlılarda görülen bu büyük çeşitlenme “Ordovisyen uyumsal açılımı” olarak bilinir.

Bu dönemde ortaya çıkan yeni grupların başlıcaları Midyeler, yosun hayvancıkları, mercanlarla derisi dikenlilerden denizlaleleri, deniz kestaneleri, ve denizyıldızlarıdır. Tek hücreli ve plankton türü küçük canlı türlerinin okyanuslara hızla yayılması sonucunda, deniz suyunu süzerek beslenme tarzı da keşfedilmiş oldu. Sığ denizlerde geniş alanları kaplayan resifler ortaya çıkmasında bu türlerin de belirgin etkisi olmuştur.

Kambriyen’de yaygın olmayan dallı bacaklılar, uyumsal açılım sırasında yaygınlaşarak Paleozoik’in geri kalanı boyunca en yaygın gruplardan biri oldu.

En parlak dönemlerini Kambriyen’in sonlarında yaşamış olan üç loblular, Kambriyen yok oluşlarından fazlasıyla etkilenmişti. Ancak Ordovisyen uyumsal açılımında, Kambriyende yok olan canlılardan boşalan yaşama ortamlarına da yerleşerek çeşitlendiler. Ordovisyen’de de oldukça yaygın olan üç loblular Kambriyen’deki atalarından oldukça farklı biçimler kazandı. Pek çoğu diken ve boğum gibi yapılar geliştirirken, bazıları vücut segmentlerini birleştirdi. Farklı ortamlara uyumun sonucu olarak kimisi devasa gözlere sahip olurken, bazıları gözlerini tamamen kaybetti, kimisi çamur eşeleyici yaşam tarzına uygun olarak küreği andıran burunlar geliştirdi.

Ökaryotik yaşamın hem heterotrof hem de ototrof üyeleri karaya ilk kez Ordovisyen’de çıktı. Hayvanların karaya çıktıklarına dair ilk kanıtlar onların bir zamanlar kumsal olan bir bölgede dolaşırken bıraktıkları ayak izlerinin fosilidir.

Ordovisyen’in sonlarına doğru, Gondvana’nın güney kutbuna doğru hareketi, ekvator bölgesinden güney kutbuna yönelen sıcak su akıntılarını engellenmiştir. Güney kutbunu daha ılıman hale getiren bu yüzey akıntıları olmayınca güney kutbunda geniş alanlarda yüzlerce metre kalınlığında buzullar oluşmuştur. Bu buzlanma bir yandan tüm gezegenin iklimini sertleştirirken diğer yandan da önemli miktarda suyu, buz olarak bağlamış ve deniz seviyelerinin düşmesine neden olmuştur.

Sığ denizlerin çekilmesiyle bu sularda yaşayan pek çok canlı türü yok olmuştur. Muhtemelen bir bölümü de kara yaşamına uyum sağlamakda başarılı olmuşlardır. Özellikle ılıman denizlerde, başta resiflerde olmak üzere pek çok tür yok olmuştur.

Yok oluş ilk olarak, planktonlar, derisi dikenliler, üç loblular ve zırhlı balıklar gibi tropikal türleri etkiledi. Ardından mercan ve dallı bacaklılar etkisi altına aldı. Ilıman denizlere uyum sağlamış olan yeşil algler de yok oluştan etkilendi. Bu yok oluşun sonunda dallı bacaklılara ve yosun hayvancıklarına ait türlerin neredeyse yarısı yok olmuştur. Ancak Londra çekici nin bulunması ile bu dönemler şu an tekrar gözden getirilmekte yeni bir tür evrimi teorisi geliştirilmektedir.

Ordovisyen-Silüryen yokoluşuna büyük bir buzullanma sürecinin yol açmış olduğu düşünülüyor.

Ordovisyen döneminin sona erip Silüryen dönemine geçiş sıralarında günümüzden 450 – 440 milyon yıl öncesine rastlayan bir zamanda meydana geldiği hesaplanıyor. Yokoluş birbirlerinden yüzbinlerce yıl arayla iki büyük zirve halinde gerçekleşmiş. Ordovisyen sırasında yaşamın büyük kısmı denizlerde olduğu için sayıları büyük ölçüde azalanlar, trilobit, kafadanbacaklılar, graptolit gibi canlılar. Paleontologlara göre bu olay sonucu hayvan ailelerinden %27’si, cinslerden %57’si ve tüm türlerin %60’ı ila %70’i yokolmuş. (Canlıların sınıflandırılması hiyerarşik sırayla şöyle: Alem (hayvanlar-bitkiler-mantarlar) – Şube ( Ör: omurgalılar) – sınıf (Ör: Memeliler) – Takım (Ör: Etoburlar) – Aile (Kedigiller) – Cins (Panthera) – Tür (Panthera pardus [Anadolu leoparı]). Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte Büyük bir buzullanma olayının Dünya’nın suyunu buz halinde hapsetmesi sonucu deniz seviyelerinin büyük oranlarda düşmesi olabileceği düşünülüyor.

Geç Devonyen Yokoluşu

Devoniyen Dönem, Paleozoik zamanın dördüncü alt bölümü olarak Devoniyen kayaç sistemlerinin oluştuğu jeolojik zaman dilimidir. Günümüzden 417 milyon yıl önce başlayıp 354 milyon yıl önce sona erdiği kabul edilir.

Devoniyen Dönem’in başlarında yeryüzünde iki dev kıta vardı: Gondvana ve Lavrasya. Gondvana, güney kutbuna doğru kayarken büyükçe bir bölümü de Lavrasya’yı güneyden sıkıştırmaya başladı. Dönemin sonuna doğru iki kıta birleşerek tek dev kıta Pangea’yı oluşturacaklardır. Her iki kıtanın birbirine çarptıkları uzun hat boyunca yeni dağ oluşumları ortaya çıkarken yoğun volkanik etkinlikler de yaşanmıştır. Günümüzde yüzeye yakın olarak bulunan maden yatakları bu dönemde ortaya çıkmıştır.

Her iki kıta arasındaki okyanus tabanında magmanın yaptığı basınçla yükselmeler oluşmuş, bunun sonucunda da deniz seviyesi tüm dünyada yükselmiştir. Bu dönemde gezegenin yüzde seksen beşi denizlerle kaplanmıştır. Bugünkü kuzey ve Güney Amerika, Sibirya ve Avustralya’nın büyük bir bölümü, dönemin ortalarına doğru sığ denizlerle kaplıydı. Günümüzün Kuzey Kanada’sında ve güney Çin’de ilk kez tropik yağmur ormanları oluştu. Güney kutbu üzerinde bulunan Amazon bölgesinde buzullar vardı.

Dönem boyunca iklim ılıman, hatta sıcaktır. Kıtaların iç kesimleri kurak geçmiştir.

Devoniyenin sıcak ve sığ denizleri, çeşitli ve çok sayıda omurgasız grubuna ev sahipliği yapıyordu. Mercan, sünger ve alg birlikteliğiyle kurulan resifler bu dönemde de çok yaygındı.

Silüryenin en yaygın gruplarından olan dallı bacaklılar, Devoniyen denizlerinde de başarılarını sürdürerek hem çeşitlilikçe hem de yaygınlıkça zirveye ulaştı. Salyangozlar, ve midyeler gibi yumuşakça grupları Silüryen’deki durumlarını korurken, nautiloid benzeri bir kafadan bacaklıdan kök alan ammonitler ortaya çıktı. Bu dönemden sonra oldukça yaygın olan ammonitlerin geriye bıraktığı kabuklar, büyük kireçtaşı yataklarını oluşturdu.

Kambriyen ve Ordovisyen’in baş rol oyuncularından olan üç loblular iyice azaldı. Az sayıda grup yaygındı ve bazı dev biçimler evrimleşmişti. Balıklar ve kafadan bacaklılar gibi serbest yüzücü yırtıcıların sayısındaki artışın, üç lobluların sonunu hazırladığı düşünülüyor. Devoniyen sonunda üç loblu gruplarının çoğu yok oldu.

Silüryen’de ortaya çıkan çeşitli balık grupları varlıklarını sürdürürken, Devoniyen’de pek çok yeni ve gelişmiş balık grubu ortaya çıkıp, hızla çeşitlendi. Balık gruplarında görülen bu çeşitlilik ve yaygınlıktan dolayı dönem “Balıkların Çağı” olarak adlandırılır. İlk kez Ordovisyen’de ortaya çıkan çenesiz balıklar olan zırhlı balıklar, Devoniyen boyunca varlığını sürdürdü; ancak, çağın kapanmasıyla büyük oranda ortadan kalktı. İlk çeneli balıkların Silüryenin sonunda ortaya çıkmasından sonra köpek balıklarının ve vatozların içinde bulunduğu grup olan kıkırdaklı balıklar da ilk kez Devoniyen’de ortaya çıktı, çeşitliliklerini Karbonifer ve Permiyende artırdı.

Bitkiler Devoniyen’de büyük bir evrimsel sıçrama yaptı. Devoniyen’in başlarındaki bitkiler 15-20 santimetre boylarında, suya en azından neme bağımlı, yapraksız, otsu ve sürünücü bitkilerdi. Dönemin sonlarına doğru ise odunlaşmış gövdeleri, 30 metreyi bulan boyları ile ilk ağaçların oluşturduğu ormanlar Devoniyen kıtalarını kapladı ve ilk tohumlu bitkiler ortaya çıktı. Bitkilerde görülen bu evrimsel gelişim, her ne kadar Kambriyen’dekiyle çok benzerlik göstermese de, “Devoniyen Patlaması” olarak değerlendirilir.

 

Bitkilerin evrimsel bir sıçrama yaşadığı Devoniyende, buna paralel olarak onlarla aşağı yukarı aynı zamanda karaya çıkan eklem bacaklılarda da benzeri bir çeşitlenme ve gelişme oldu. Erken Devoniyen faunasının üyeleri temel olarak eklem bacaklılardı.

Devoniyen’in sonlarına doğru bir kitlesel yok oluş yaşandı. Henüz yolun başında olan karasal ekosistemlerin belirgin şekilde etkilenmediği yok oluşta, deniz yaşamı büyük zarar gördü. Resifler tamamen yok olurken, mercanlar da ciddi biçimde azaldı. Dallı bacaklılar, üç loblular ve ilkel balık grupları ya iyice azaldı ya da tamamen yok oldu. Planktonik graptolitler tamamen yok oldu. Ilıman türler yok oluştan tropik olanlara göre daha çok etkilenmiştir.

375 – 355 milyon yıllar öncesi arasında meydana geldiği düşünülen bu uzun süreli yokoluş neredeyse 20 milyon yıl sürmüş ve aralıklı atımlar halinde gerçekleşmiş ve sonunda ailelerin %19’u, cinslerin %50’si ve türlerin %70’i yok olmuş.

Deniz canlıları kadar karaya çıkmış olan bitkiler, eklem bacaklılar, böcekler ve ilk amfibiler gibi hayvanların da büyük kayıplara uğradığı yokoluşun nedeninin bir asteroid çarpmasının ya da büyük volkanik etkinliğin atmosfere çıkarttığı kül ve tozların güneş ışığını perdeleyerek hava ve özellikle sıcak ortama alışmış canlıların yaşadığı denizlerde sıcaklıkları büyük ölçüde azaltması olduğu düşünülüyor.

Permiyen-Trias Yokoluşu

Trias Devri, Mezozoik Zamanın birinci alt bölümü olan jeolojik zaman dilimidir. Günümüzden 251 milyon yıl önce başlayıp 205 milyon yıl önce sona erdiği kabul edilir. Devrin sonlarına doğru, Paleozoik Zaman’ın sonlarında oluşan tek kıta Pangea, parçalanmaya başlar. Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa Pangea’dan koparlar. Pangea’nın varlığını sürdürdüğü dönemler boyunca yaşanan kurak ve karasal iklim, kıtanın iç kesimlerinde yerini çöl iklimine bırakmaktadır.

 

Trias’da deniz yaşamı bugünkü görünümü alır. En önemli fark, dev deniz sürüngenlerinin hakim yırtıcı türleri oluşturmasıdır. Su Kaplumbağaları ve Timsahlar da bu devirde ortaya çıkmıştır. Günümüz mercanları ilk kez Tetis Denizinde ortaya çıkar. Tetis, mercan resiflerinin yoğun olduğu tropik bir denize dönüşür.

Pangea’nın kurak kesimlerinde sporlu bitkilerin yanı sıra açık tohumlulardan özellikle kozalaklılar yaygındır. İlk memeliler de Trias’ın sonlarında ortaya çıkmıştır. Bunlar, oldukça küçük cüsseli canlılardır. Dinozorların ilk türleri de bu devre aittir. Trias’ın sonunda, nedeni bugün için net olarak bilinmeyen bir kitlesel yok oluş yaşanmıştır. Hayvan türlerinin yüzde otuzbeşi, deniz yaşamının ise yüzde ellisi bu yok oluştan etkilendi. İlk dinozorlar da tümüyle yok oldular.

Permiyen-Triyas yok oluş olayı (P–Tr), kimi zaman gayri resmi olarak “Büyük Ölüm” veya “Büyük Yok Oluş” olarak da adlandırılır, 251,4 milyon yıl önce meydana gelen ve Paleozoik ile Mezozoik dönemlerin yanı sıra Permiyen ve Triyas jeolojik dönemleri arasındaki geçişi başlatan bir kitlesel yok oluş olayıdır. Bu yok oluş olayı, tüm deniz türlerinin %96’sının ve karalardaki omurgalı türlerinin ise %70’inin tükenmesine yol açan dünyanın en şiddetli yok oluş olayı olarak bilinir. Bu yok oluş olayı, ayrıca şimdiye kadar böceklerde gözlemlenen tek kitlesel yok oluş olayı olarak da bilinir.Bazı ailelerin %57’si yok olurken tüm cinslerin ise %83’ü ölmüştür. Bu olayda biyoçeşitlilik büyük oranda tahrip olduğu için Dünya üzerindeki yaşamın kendisini toparlaması diğer soy tükenmesi olaylarında olduğundan daha uzun sürmüştür. Bu olay, “tüm kitlesel yok oluşların anası” olarak tanımlanmıştır.

Milyonlarca yıllık bir zaman dönemine yayılmış olan bu yok oluş süreci, en az iki ayrı aşamada geliştiği için Permiyen-Triyas kitlesel yokoluşun aslında sanılandan daha karmaşık olduğu da araştırmacılar tarafından ortaya çıkmıştır. Bu yok oluşun nedenlerine dair çeşitli fikirler ve mekanizmalar öne sürülmüştür: Örneğin daha erken bir evrede yavaş yavaş gerçekleşen bazı çevresel değişimlerin buna neden olduğu ihtimali üzerinde durulurken ikinci aşamada, yıkımsal bir felaket olayının gerçekleşmesi nedeniyle kitlesel yok oluşun ivme kazandığı ileri sürülmektedir.

İkinci aşamada gerçekleşen doğal felakete dair öne sürülen mekanizmalar arasında çok sayıda meteor çarpması, bazalt seli patlamaları gibi volkanik etkinlikler, okyanus tabanlarında felakete yol açan metan gazı salınımı, denizlerdeki oksijen içeriğinin gerilemesi (anoksiya) veya oksijen düzeyindeki dalgalanmalar, deniz seviyesinde görülen değişiklikler, kuraklık ve iklim değişikliği veya bunların bir kombinasyonu gibi birçok nedenler bu yok oluş için olası sebepler olarak gösterilmiştir.

Trias-Jura Yokoluşu

Jura, Mezozoik zamanın Trias’tan sonra gelen, yani ikinci dönemidir. 205,1 milyon yıl önce ve 142 milyon yıl önce arasıdır.

Jura Dönemi’nde tek kıta Pangea, kuzeye doğru kayarken, kuzey enlemlerinde sıkışıyordu ve parçalanmaya başlıyordu. Parçalar birbirinden uzaklaşmaya başladılar. Bu uzaklaşma aralarında geniş ve uzun yarıklar oluşturdu. Bu yarıklar boyunca pek çok volkanik etkinlik yaşanmıştır. İzleyen Kretase Dönemi’nde bugünkü Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika birbirinden ince bir deniz çizgisiyle ayrılmış olacaktır.

Jura iklimi Trias’a göre daha yumuşak, iklimler arası farklılıklar belirsizdi. Yağış miktarı artmış, sıcaklıklar düşmüştü. Artan nem miktarıyla birlikte bitki yaşamı daha güçlendi. Dönemin büyük bölümünde kutuplarda buzul yoktu ve bunun bir sonucu olarak deniz seviyesi yüksekti. Yükselen denizler, kıtaların bir bölümünün üzerini örttü.

Trias’ın sonunda gerçekleşen küçük bir yok oluş, Jura’da dinozorların yayılmasına fırsat verdi. Dinozorlar çeşitlenip gelişti, dev boyutlara ulaştı. Jura’nın başında Diplodocus ve Apatosaurus gibi devasa sauropod dinozorlar çeşitlendi. Allosaurus ve Compsognathus gibi etçil theropodlar da sayıca bollaştı. Kuş benzeri dinozorlar yaygınlaşırken, Archaeopteryx gibi dinozor benzeri ilkel kuşlar dönemin sonunda ortaya çıktı.

Dinozorlar karada hüküm sürerken, bilinen en büyük uçan omurgalılar olan teruzorlar gökyüzünde yaygınlaştı. İhtiyozorlar, plesiyozorlar ve dev deniz timsahları, denizlerde sürüngen hanedanın temsilcileri olarak besin zincirinin en üstünde yerlerini aldı.

Jura’da sürüngenlerin ezici üstünlüğü olsa da, ilkel memeliler bu dönemde gelişme ve çeşitlenmelerine devam etti. İlk çiçekli bitkilerin de Jura’nın sonlarına doğru evrimleştiği düşünülüyor.

Juranın sonunda küçük bir kitlesel yok oluş meydana gelir. Yok oluştan karasal ekosistemler, özellikle dinozorlar, pek fazla etkilenmez. Ammonitlerin pek çok cinsi, deniz sürüngenleri, midye ve istiridye türlerinin %80’i ve pek çok sığ su canlısı yok olur. Bu yok oluşun sebebi bilinmiyor. Ancak deniz tabanındaki çok büyük metan yataklarının boşalmasının tetiklediği bir dizi olayın yok oluşa neden olabileceğine dair kuşkular var. Jura’dan sonra Kretase dönemi başladı.

Yaklaşık 200 milyon yıl önce meydana gelen bu yokoluşa, Pangea’nın parçalanması ve Atlantik Okyanusu’nun açılış sürecini tetikleyen, Orta Atlantik Mağma Bölgesi adlı 11 milyon kilometrekarelik Kanada’dan daha büyük alanı bazaltla dolduran büyük bir volkanizmanın ya da bir asteroid çarpmasının neden olduğu tezleri çarpışıyor. Bu alanın kalıntıları şimdi o zaman bitişik olan Avrupa, Afrika, Kuzey ve Güney Amerikanın kıyılarında bulunuyor.

Kretase – Tersiyer Yokoluşu

Kretase Dönemi, Mezozoik Zaman’ın üç alt bölümünden sonuncusudur. Günümüzden 142 milyon yıl önce başlayıp 65 milyon yıl önce sona erdiği kabul edilir.

Kretase, Tebeşir Dönemi olarak da bilinir. Bu döneme tarihlenen kayaçlarda bolca tebeşir bulunması, döneme bu adın verilmesine neden olmuştur. Tebeşir, ölü planktonların deniz tabanına çökmesi sonucunda su basıncının etkisiyle oluşmaktadır.

Kıtaların parçalanma ve kayma süreci dönem boyunca devam eder. Antarktika ve Avustralya dönem sonunda birbirinden koparlar. Hindistan ve Madagaskar, kuzey doğu yönünde ilerlemeye devam etmektedir. İtalya ve Yunanistan, Tetis içinde tek bir kütle olarak Avrupa kıtasına yaklaşmaktadır. Avrasya halen bir bütün halindedir. Ayrılmış olan Kuzey Amerika dönem sonlarında Batı Avrupa’yla çarpışır. Hindi-Çini ise Avrasya kıtasına sokulmaktadır. Dönemin sonlarına doğru Güney Amerika da Afrika’dan ayrılır.

Kretase’de de Jura’da olduğu gibi ılıman ve yağışlı bir iklim gezegene hakimdir. Mevsimsel farklılıklar belirgin değildir. Karaların hemen hemen aynı seviyede olması, yükseltilerin olmaması bunda etkindir. Kutuplarda buzullar yoktur ve deniz seviyeleri yüksektir.

Ilıman bir iklim, mevsim farklılıklarının belirgin olmaması, karalarda yağışların fazla olmasıyla denizlere taşınan minerallerin bolluğu, sığ denizlerin yaygınlığı, denizlerde özellikle planktonik yaşamın büyük ölçüde yaygınlaşmasına yol açmıştır. Planktonlarla beslenen deniz canlıları açısından son derece uygun olan bu ortamda, sığ ve ılıman denizlerde resifler hızla yayılmıştır.

Resiflerin yaygınlaşması pek çok canlı türünün de gelişmesine geniş bir ortam oluşturmuştur. Bugün bilinen türleriyle midyeler, istiridyeler, deniz kestanesi gibi türlerin yanı sıra, ahtapot, yengeç, ıstakoz gibi gelişmiş kabuklular da yaygınlaşmıştır.

Orta ve derin sularda kıkırdaklı dev yırtıcılar varlık gösterirken sığ sularda su ortamına uyum sağlamış olan sürüngen türleri yaygınlaşmıştır. Her iki grup da Kretase boyunca giderek daha iri cüsseli olma eğilimi göstermişlerdir.

Bir önceki dönem olan Jura döneminin baskın florası, Kretase’nin sonlarına kadar baskın olmaya devam etmiştir. Kretase’nin başlarında ortaya çıkmaya başlayan ve sonlarına doğru baskın bitki türü olan çiçekli bitkiler, bu dönemin evrimsel çizgisine damgasını vuran belirtin bir evrimsel aşamadır. Başlarda ekvator kuşağında, yağışların azalmasıyla ormanların aleyhine yaygınlaşan otsu bitkiler arasında ve giderek daha kuzey enlemlerde orman tabanında, otsu bitkiler olarak ortaya çıkan çiçekli bitkiler, Kretase’nin sonlarına doğru kozalaklı orman alanlarında da hızla yayıldılar. Meşe türleri, akçaağaç, manolya, ceviz, huş ve dişbudak ağaçları, çiçekli odunsu bitkilerin bugüne ulaşan biçimleridir.

Günümüzdeki floranın yüzde doksan, doksan beşinin çiçekli bitkilerden oluşmasına kadar gelişen açılım, Kretase’de ortaya çıkmış ve izleyen dönemlerde başarılı bir biçimde yaygınlaşmıştır. Çiçekli bitkilerin bu avantajı, üreme ve yayılma olanakları açısından böcekler gibi canlı türlerinden de yararlanmış olmalarına bağlı olmuştur.

Jura döneminden gelen Dinozorların yanı sıra yeni türler de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Kretase Dönemi, Dinozorların altın çağı olmuştur.

Kısaca K-T ya da K-Pg (Paleojen) Yokoluşu diye adlandırılan bu olay, 65 ya da 66 milyon yıl önce meydana gelmiş ve yine türlerin yarısını, bu arada kuşlar dışında dinozorların tümünü ortadan kaldırarak meydanı bu kez memelilere bırakmış.

Nedeni yine tartışma konusu. Hindistan’da Dekkan Trapları lav bölgesini yaratan volkanizmayla çakışması nedeniyle bazı paleontologlar volkanizm teorisini savunurken, Meksika’nın Yucatan Yarımadasına düşen 20 km çaplı bir asteroidin asıl suçlu olduğu teorisi üstünlük kazanmış görünüyor.

Bilim adamları, 14 kilometre genişliğindeki gök taşının dünyaya çarpmasının ardından tamamen toz haline gelerek atmosfere yayıldığını belirtirken, belirli bir kısmının havada yeniden yoğunlaşarak küçük topaklar halinde etki merkezine geri inmiş olabileceğini varsayımını ileri sürdü. Nikel miktarında artış gözlenmesi, toplanan örneklerde bu kalıntıların bulunabileceği umudunu arttırdı. Örnekler halen 4 ayrı laboratuvarda test ediliyor.

O meşhur çarpma o kadar şiddetli bir şekilde meydana gelmiş ki, araştırmalara göre 180 km genişliğinde ve 20 km derinliğinde bir krater oluşmuş. Yani görüp görebileceğiniz en büyük darbe sonucunda devasa bir çukur açıldığını net bir biçimde söyleyebiliriz. Üstelik bu çarpışma, yer kabuğunda büyük kaymalara sebebiyet vermiş. Yani büyük bir deprem etkisi de söz konusu. Ancak, işin bir diğer tarafında bu büyük çarpışma o kadar büyük bir enerji ortaya çıkmış ki, bu enerjinin Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombasından tam 1 milyar kat daha büyük olduğu tahmin ediliyor.

Dünyaya çarptığında başta dinozorlar olmak üzere yaşayan canlı türlerinin yüzde 75’ini yok eden gök taşının neden bu kadar büyük bir faciaya yol açtığı hala gizemini koruyor. Bu konudaki teorilerden biri gök taşının içerdiği metallerin dünyanın atmosferinin zehirlediği. Gerçek kalıntıların incelenmesi bu konudaki gizemin çözülmesini sağlayabilir.

Çarpma sonrasında açığa çıkan bu devasa enerji daha ilk saniyesinde kilometrelerce genişliğindeki çevresinde bulunan tüm canlıları anında yok ederken, aynı zamanda etraftaki tüm kıtaları su altında bırakacak, tüm dünyası kasıp kavuran büyük tsunamiler meydana geldiği tahmin ediliyor. Üstelik çarpmanın büyüklüğünden kaynaklı zehirli gaz bulutları da dünyanın üzerinini bir sera gibi kaplayarak bitkileri güneş ışığından mahrum bıraktılar. Bu hem kısa süre içerisinde kavurucu sıcaklıkların oluşması anlamına gelirken hem de o dönemin bitkilerinin fotosentez ve güneş ışığı ihtiyaçlarını engelleyerek yok olmasına sebep oldu.

Eğer bu çarpışma gelmeseydi acaba insan neslinin sonunu dinozorlar getirebilir miydi? Ya da insanoğlu dinozorları tıpkı atlar gibi evcilleştirebilir miydi? Belki de bu çarpışma olmasaydı dünya günümüze geldiğimizde gerçek manada bambaşka olacaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.