Genel Hikaye Komik fıkralar

Kulaklı Baba Hazretleri

Zamanın birinde bir genç bir dergaha talebe olarak katılmış. Dergahtakiler Yaradana tasavvuf ve ilim yoluyla ulaşmak üzere ders görürler imiş. Beşeri ilimlerin yanı sıra  bir de dergaha alınan bir talebenin derviş olabilmek için kendi nefsini terbiye etmesi gerekirmiş. Lakin bu gemç birgün öyle bir kusur işlemiş ki artık dergâhta kalmasına imkân görülmemiş ve şeyh efendi dervişe “seyyah vermek” zorunda kalmış. Yani ayakkabılarının burnunu dışarıya doğru çevirip “Haydi, yallah” demişler.

Derviş ettiğine pişman ama çaresiz! Bir-iki parça eşyasını toplamış, birkaç günlük yiyeceğini de vermişler ve derviş özür dileyip duasını almak için şeyhin huzuruna çıkmış…

 

 



 

 

Şeyh efendi merhametli imiş; tekke ücra bir yerde olduğu için dervişin yollarda büyük zahmetler çekeceğini düşünmüş ve “Ahırdaki eşeklerden birini al, onunla git” demiş. Derviş teşekkürler etmiş, eşiği öpüp çıkmış ve ihsan edilen eşekle yollara düşmüş…

Birkaç günlerce gitmiş, gitmiş, gitmiş, uçsuz bucaksız çorak bir diyara gelmiş. Bir yandan bu çorak arazide içecek su arar iken diğer yandan altındaki cılız eşeğin sırtında yoluna devam edermiş. Bir akşam karanlığın basmasından sonra bir kuyunun yakınına gelmiş ama altındaki eşek tam o sırada susuzluktan çatlayarak pat diye oracıkta düşüp ölüvermiş!

Genç Derviş kuru çölün ortasında. Mehtabın altında sabaha kadar mezar kazıp eşeği gömmüş, güneş doğunca da mezarın başında “Âââh efendi hazretleri! Mürşidsiz kalan dervişin şimdi ne yapacak?” diye ağlayıp dövünmeye başlamış…

 

 



 

 

Erken saatte tarlaya giden köylüler taze kazılmış mezarın başında feryad-figan ağlayan dervişi görünce merakla yanına gitmişler. Mezarın büyüklüğünü görünce burada yatanı büyük bir zat sanmışlar. Dualar edip sadakalar bırakmışlar. Bir yanda perişan bir halde ağlayıp dövünen derviş gelenlerin sadaka bıraktıklarının görünce bir müddet sesini çıkarmamış. Sonraki günler başkaları gelmiş, sonra başkaları… Ahali birbirine yatırdan bahseder olmuş. Duyan koşup gelmiş. Dervişe vefat edenin kim olduğunu sorduklarında, Derviş “Pîrim ‘Kulaklı Baba’ Hazretleri” demiş ve Kulaklı Baba’nın kerametlerini sıralamış…

 

Zaman geçtikçe gelip yerleşenler olmuş ve orada kocaman bir köy kurulmuş. Köy hâli-vakti yerinde, zengince bir yermiş… Dervişe birkaç gün kap, kap yemekler göndermiş ve kabri ziyarete başlamışlar. Önce mezarın etrafına diktikleri kazıklara bez, çaput vesaire bağlamışlar, geceleri mumlar yakılmış, birkaç ay sonra bir türbe inşa edilmiş, türbenin yanına da zamanla bir tekke yapılmış ve tekkeden kovulan genç derviş şeyh postuna oturup müridlerini irşâda başlamış…

Yeni şeyh efendinin şânı zamanla almış yürümüş; kerametleri, vesairesi etrafta anlatılır olmuş. Şöhreti uzun zaman önce kapı dışarı edildiği tekkenin şeyhinin kulağına da gitmiş, yaşlı şeyh “Şu efendi hazretleri ile bir de ben teşerrüf edeyim” deyip dervişleri ile beraber yola çıkmış.

Eski efendisinin kendisini ziyarete geldiğini haber alan Kulaklı Baba Şeyhi misafirini önceden karşılayabilmek için dervişleri ile beraber yollara düşmüş ve yolda bir yerde karşılaşmışlar. Selâmlaşmalardan ve “Estağfirullah”, “Destûûûr”, “Hûûû” gibi karşılıklı sözlerden sonra yaşlı şeyh genç şeyhin çehresine dikkati şekilde bakmış, “Efendi hazretleri, gözüm sizi bir yerlerden ısırıyor gibi… Acaba daha önce teşerrüf etmiş mi idik?” diye sormuş.

Genç şeyh misafiri olan yaşlı şeyhin kulağına eğilmiş ve “Efendimiz” demiş… “Hani seneler önce bir halt ettiği için papuçlarını ters çevirip seyyah verdiğiniz bir dervişiniz vardı ya, o edepsiz işte benim! Türbede yatan ‘Kulaklı Baba’ hazretleri de tâââ o zaman lûtfettiğiniz eşek!”.

Yaşlı şeyh dikkatle dinledikten sonra genç şeyhin kulağına eğilip fısıldamış: “Mâdem ki dürüst davrandın, ben de sana bir sır vereyim: Hani senin o ‘Kulaklı Baba’ hazretleri var ya; onun büyükbabası da benim tekkedeki türbede yatıyor!”…”

 

 



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.