Genel Kitapların Psikanalizi Psikoloji

Monte Kristo Kontu Romanının Psikanalizi

Monte Cristo Kontu, Fransız yazar Alexandre Dumas tarafından 1844’te tamamlanan bir macera romanıdır . Üç Silahşörler ile birlikte yazarın en popüler eserlerinden biridir. Romanlarının çoğu gibi, işbirliği yaptığı hayalet yazarı Auguste Maquet tarafından önerilen olay örgüsünün ana hatlarından genişletildi.

Hikaye, Fransa, İtalya ve Akdeniz’deki adalarda 1815-1839 tarihi olayları sırasında geçiyor: Fransa Louis-Philippe hükümdarlığı boyunca Bourbon Restorasyonu dönemi. Napolyon’un ilk sürgün adası Elba’yı terk ettiği gün başlar ve Napolyon’un iktidara döndüğü Yüz Gün dönemini başlatır. Tarihsel ortam, kitabın temel unsurlarından biridir ve öncelikle umut, adalet, intikam, merhamet ve bağışlama temalarıyla ilgili bir macera hikayesidir. Yanlışlıkla hapsedilen, hapisten kaçan, bir servet kazanan ve hapishaneden sorumlu olanlardan intikam almaya başlayan bir adamı merkez alır.

Nişanlısı Mercédès ile evlenmeden önce, Firavun’un ilk arkadaşı Edmond Dantès, yanlışlıkla ihanetle suçlanır, tutuklanır ve Marsilya açıklarındaki acımasız bir ada kalesi olan Château d’If’de yargılanmadan hapsedilir. Bir mahkum olan Abbé Faria, kıskanç rakibi Fernand Mondego’nun, kıskanç mürettebat arkadaşı Danglars’ın ve çift taraflı yargıç De Villefort’un onu teslim ettiğini doğru bir şekilde çıkarır. Faria kaçışına ilham verir ve onu bir hazine servetine yönlendirir. Güçlü ve gizemli Monte Cristo Kontu (İtalya) olarak, 1830’ların moda Paris dünyasına girmek, onu yok etmek ve komplo kuran adamlardan intikam almak için Doğudan gelir.

Edmond Dantes, Akdeniz’de bir ticaret gemisinde 2. kaptan olarak çalışır. Seferden geri dönerken kaptan hastalanır ve ölür. Dantes geminin kaptanı olur. Kaptanları hastalığı sırasında eğer kendisine bir şey olursa, Dantes’den Elbe Adası’na uğramasını ve kendisinin yapacağı işleri tamamlamasını ister. Dantes kaptanın ölüm döşeğindeki son isteğini karşılamakta tereddüt etmez. O zamanlar Napoleon Elbe adasında sürgündedir. Elbe adası Napoleon taraftarlığı ile bilinir. Dantes bu adaya gider ve kaptanın isteklerini yapar.

Tecrübeden yoksun olmasına rağmen gemisini Marsilya limanına demirlemeyi başaran Dantes, kendisini büyük bir özlemle bekleyen babasına ve nişanlısına kavuşmak için sabırsızlanmaktadır. Geminin sahibi, Dantes’in patronu Bay Morrel’dir. Morrel gemi kaptanının başına neler geldiğini öğrenir. Bu zor durumda bile başarılı olan Dantes’e çok iyi bir iş teklifinde bulunur. Dantes muhtemelen bir sonraki seferde geminin kaptanı olacaktır. Yıllardır maddi sorunlar yaşayan ve evlilik planları yapan Dantes ve nişanlısı bu habere çok sevinir.

 

 

Dantes yıllardır, Katalan bir ailenin kızı olan Mercedes’i sevmektedir. Mercedes de onun bu ilgisine karşılık vermektedir ancak kardeş bildiği amcasının oğlu Fernand onları kıskanmaktadır. Dantes’nin gemisinde çalışan bir muhasebeci olan Danglars, yolda aralarında çıkan bir tartışma yüzünden Dantes’den nefret etmektedir. Danglars gemilerinin Elbe adasına çıkışının sebebini çok iyi bildiği halde, bunun arkasında başka şeyler varmış gibi patronu Morrel’e anlatır ve ona Dantes’nin adadan Paris’e teslim etmek için aldığı bir mektuptan söz eder. Danglars ve Fernand birleşerek Dantes’e tuzak kurarlar. Dantes’i Kraliyet düşmanı ve Bonapartçı olarak suçlarlar.

Dantes yıllardır beklediği düğününün olduğu akşam, anlamını tam olarak çözemediği bir iftiranın pençesinde, kendisini savcının karşısında, krala karşı Napoleoncularla işbirliği yapmakla suçlanıyorken bulur. Savcı, Elbe Adası’nda sürgünde olan imparatorun destekçilerinin Paris’e yolladıkları bir mektuptan söz etmektedir. Tek suçunun “kaptanının son isteğini yerine getirmek için Elbe’ye gitmek” olduğunu söyleyen Dantes, savcıya tüm bildiklerini anlatır. Elbe’de bizzat Napoleon’la görüşmüş ve imparatorun adamlarından, Paris’teki arkadaşlarına teslim edilmek üzere, bir mektup almıştır. Mektubu aynen savcıya teslim eder.

Savcı, eski bir Napoleon destekçisinin oğlu olan Villefort’tur. Savcı artık Kral’a hizmet etmektedir. Babasının Napoleon’u desteklemesi savcının üzerinde utanç duyduğu izler bırakmıştır. Savcının ve babasının farklı siyasi tercihleri olmuştur. Dantes’in verdiği mektup, yakında Kral’a karşı ayaklanma başlatacak olan Napoleoncuların planlarını içermektedir. Savcı bunu gidip bizzat Kral’a söyleyerek Kralın güvenini kazanmak ve bu sayede kariyerinde ilerlemek istemektedir.

Mektupta savcının babasının adı geçer. Savcı kendi babasının adının geçtiği bu mektubu Krala teslim edemeyecektir. Dolayısıyla, Dantes’den onu sorgulayacak olanlara asla mektuptan söz etmemesini ve yakında kendisini bu beladan kurtaracağına söyleyerek Dantes’i kandırır. Dantes’i İf Şatosu denilen bir adaya hapseder.

Önceleri savcının kendisine vereceği sözü tutarak, İf’teki günlerinin kısa olduğunu düşünen Dantes, adada tam 14 yıl boyunca kalacaktır. Bu sürede, Napoleon üç aylık kısa bir dönemin ardından Kral’a karşı kaybedecek ve bütün iddialarından vazgeçerek ölecektir.

İmparatorun kısa iktidarında da Dantes hapishaneden kurtulamaz. Babası imparatorun destekçisi olan Villefort, bu dönemde de gücünden bir şey kaybetmez. Dantes’ye tüm bu olanlardan sonra bile destek vermeyi sürdüren patronu Morrel ve Mercedes tüm çabalarına rağmen, onu hapsolduğu adadan kurtaramazlar. İf adasındaki hapishanede Dantes, Abbe Faria adlı bir bilge-din görevlisi ile tanışır. Gerçek hayatta (romanın dışında) Abbe Faria diye bir Katolik rahip vardır. Alexandre Dumas bu karakteri romanına uyarlamıştır. Gerçek hayatta Abbe Faria 1797 yılında İf şatosuna kapatılmıştır. Ama oradan sağ salim çıkıp Parise geri dönmüştür.

Romanda Abbe Faria, Dantes’in hocalığını yaparak ona pek çok şey öğretir. Hazinesini ona bırakarak Dantes’in, Kont Monte Kristo olmasını sağlar. Abbe Faria ‘da tıpkı Dantes gibi haksız yere hapse atılmıştır. O da hapishaneden kurtulmak için elinden geleni yapmıştır. Hatta gizli hazinesini bile açıklayıp, gardiyanlara bundan pay vaat etmiştir. Fakat ona kimse inanmaz ve deli yerine koyarlar. Abbe Faria ile hücrede geçirdiği zamanlar saf, tecrübesiz Dantes için adeta bir okul olmuş, hayatı, onun gerçeklerini tanımasında mühim rol oynamıştır. Bu uzun süren dostluktan sonra yaşlı Abbe Faria bir gün hastalanır ve ölür.

 

Bir denizin ortasındaki şatodan yapılmış hapishanede ölüler çuvala konularak denize atılmaktadır. Dantes’in aklına basit ama etkili bir fikir gelir. Abbe Faria yerine çuvalın içine Dantes girecektir. Gardiyanlar yaşlı adamın cesedini denize attıklarını sanacaklar, ama denize atılan kişi Dantes olacaktır. Denize atılan Dantes’i bir kaçakçı gemisi bulur ve gemilerine alırlar. Kaçakçı gemisinde kendine güven duyulmasını sağlar ve ona duyulan bu itimatla zaman zaman sözünü de dinletir. Gemisi batmış bir kaptan olduğunu söyler. Denizcilik bilgileri çok iyi olduğu için ona inanırlar.

Bu arada Dantes Mercedes’i nikâh masasında bırakmıştı. Mercedes, nişanlısı gelmeyince, bir yolunu bulur ve kraliyet başsavcısı muavini Wilfor’a ulaşır. Nişanlısının ahvalini sorar. Wilfor’sa çıkarları uğruna yalan söyleyerek Dantes’in bir kraliyet düşmanı ve Bonapartçı olduğunu söyler. Mercedes de çaresiz bir şekilde evine döner.

Faria ölmeden önce kendisine Monte Kristo adasında çok büyük bir hazinesinin var olduğunu söylemiş ve yerini de belirtmiştir. Dantes de şimdi oraya gitmek için gemidekileri, bir yolunu bulup ikna eder. Buraya gelince bacağı kırılmış gibi yaparak adada kalmak ister. En sonunda buna gemidekileri ikna eden Dantes, burada kalır.

 

Yaptığı araştırmalardan sonra hazinenin yerini bulur ve hazineyi alır. Dantes artık bu hazine sayesinde, istediği her yere gidebilecek, her şeyi yapabilecektir. En önemlisi de onu bu duruma düşürenlerden öcünü alabilecektir. Dantes hazineyi elde edince, adı da artık Kont Monte Kristo’dur. Dantes zaten kaçakçı gemisine ilk çıkışından itibaren farklı isimler kullanacaktır.

Dantes ilk olarak babasının evine gider. Onun öldüğünü öğrenir. Nişanlısı Mercedes ise ortada yoktur. Burada kendisini Lord Vilmor olarak tanıtır. Daha sonra eski düşmanları Danglars, Fernand ve onu suçsuz olduğunu bile bile hapse attıran Kraliyet savcı muavini Wilfor’u bulup kazandığı hazine sayesinde onlardan öcünü almak için uğraşır. Bu arada ise eski patronu Mösyö Morrel iflas etmiş zor bir duruma düşmüştür. Hapse girince ona yardımcı olmak için uğraşan patronuna o da bu durumda yardım eder. Monte Kristo sonuçta bütün düşmanlarından teker teker öcünü alır

Masumiyet

 

Romanda, Dantes “masum” bir insan olarak tasvir edilmiştir. Dantes bir geminin kaptanlığını yapacak kadar sosyal yeterliliği olan bir insandır. O dönemde Fransa’da büyük bir iktidar kavgası vardır. Bir tarafta Kralcılar bir tarafta Napoleoncular birbirleri ile çekişirler. Dantes’in bu büyük siyasi gerilimi bilmemesi söz konusu olamaz. Romana göre Dantes bir suç işlememiştir. Dantes Napoleon’la görüşmüş ve ondan bir mektup almıştır. Buna rağmen Dantes masumdur. Ama objektif olarak bakıldığında Dantes’in bir “suç” işlediğinin farkında olmasını bekleriz.

Dantes için, kendi babası, gemi kaptanı, Bay Morrel ve Abbe Faria “iyi baba” modelleridir. Fernand, Danglars, Villefort “kötü insanlardır”. Bu üç kötü adamı Dantes saflığından (masumiyeti) dolayı yanlış değerlendirir. Dantes’in bir gemi kaptanı olacak yeterliliği vardır. Ancak ruhsal masumiyetine bakılırsa olgunlaşma yaşı küçüktür. İyi adam ve kötü adamı bir birinden ayıramaz.

İyi baba kötü baba

İyi babayı kötü babadan ayırmak, Dantes’i olgunlaştıracak ve güç sahibi yapacaktır. Dünyada kötü insanların olduğunu acı bir tecrübe ile öğrenecektir. Romanda kariyerler (mevkiler) el değiştirir. Dantes birinci kaptanın yerine geçer. Napoleon Kralın yerine geçer. Villefort ise babasının yerine geçer. Bu üç ilişkide, iktidarı olan otoriter erkeğin, ikinci adam (çocuk) tarafından iktidarının elinden alınışı vardır.

Kaptanın ölmesi Dantes’in bilinç dışı arzusudur. Baba sembolü öldüğü için Dantes babanın yerini alabilir. Kaptan olabilir. Artık gemiyi yönetmesi için önünde bir engel kalmamıştır. Ama bu bilinç dışı arzusunun bir cezası vardır. Napoleon da Dantes gibi Fransa “Gemisinin” kaptanlığını ele geçirmek ister. Ama Napoeon’un iktidarı ele geçirme arzusu Dantes gibi bilinçdışı (farkında olmadan) değildir. Açıkça ve planlı bir şekilde iktidarı ele geçirmek ister. Dantes’in romanda bu kadar masum gösterilmesinin nedeni babayı “öldürme” arzusunun üzerini kapatabilmek içindir. Babayı öldürme arzusu “Kralı öldürme arzusu” (Kralı iktidarından etme) şekline bürünür.

Kötü babayı öldürmenin dayanılmaz cazibesi

Kötü baba ve iyi baba temelde aynı (bir) baba imajından türer. Oğul babayı öldürme arzusunu direkt ifade edemez, vicdanı ve sevgisi buna müsaade etmez. Babayı öldürme arzusu kılık değiştirir. Kötü adam veya “kötü baba” imajı üzerinden kendi babasını öldürmeyi arzular. Böylece oğul çok derindeki babayı öldürme arzusunu gerçekleştirir. Bu sembolik öldürme eylemi, genç ergeni erişkin, iktidar sahibi bir insan yapar. Bazı kültürlerde bir adamı veya güçlü bir hayvanı öldürmek “erkekliğin ispatı” için gereklidir.

Fernand, Dantes’in âmâcısının oğludur. Amcanın oğlu, Amca ve baba üzerinden bir “geçişme” (iletme) özelliği gösterir. Hamlet’in amcasının Hamlet’in babasını öldürdüğünü hatırlayalım. Hamlet’in amcasını öldürme arzusu, aynı zamanda kendi babasını sembolik olarak öldürme arzusudur. Amcasını öldürürse Hamlet Kral olacaktır.

İyilerin ve kötülerin savaşı

Savcı Villefort’un babası Napoleoncudur. Napoleon, Dantes, Bay Morrel, Savcının babası iyiliği romantizmi ve masumiyeti sembolize eder. Fernand, Danglars, Villefort ve Kral ise, rasyonel (duygusuz) akılcılığı, bencilliği, kötülüğü, iktidar hırsını, entrikacılığı sembolize eder. Bu kötü insanlar, iyi insanlara karşı haince planlar yaparlar.

Bir kadın bütün krallığı etkiledi

Bütün bu çekişmenin odak noktasında “güzel bir kadın” vardır. Dantes’in başına bu belaların gelmesine amcasının oğlu neden olur. Amcasının oğlu Mercedes’i sevmektedir. Mercedes’in Dantes’le değil kendisi ile evlenmesini ister.

Amcasının oğlu “hastalıklı bir kıskançlık” duygusuna sahiptir. Kıskançlık, Crabb’e göre, “nesnesine bağlı olarak, soylu ya da aşağılık bir duygu olabilir. Soylu kıskançlık, korkuyla bilenmiş bir rekabettir. Aşağılık kıskançlık ise korkunun körüklediği açgözlülüktür”.

“Ben babamın kendisiyim”

Dantes’i iktidara (güçlü bir erkek olmaya) götüren Abbe Faria’nın hazinesidir. Dantes ölen Abbe Faria’nın cesedini çuvaldan çıkarır. Kendi bedenini çuvala sokar. Romanın en önemli sembolik anlatımı bu noktada gerçekleşir. Baba sembolünün cesedinin yerini oğlun yaşayan-canlı bedeni alır. Baba sembolünün ölüsü (cesedi) oğlu hapisten kurtarır. Bu babanın sembolik ölümünün bilinçdışında “arzulandığının” bir başka kanıtıdır.

Baba sembolü ile yer değiştiren oğul, boyun eğen, vicdan sahibi iyi baba ile iyi ilişkiler kuracaktır. Baba sembolü iktidara karşı bir tehlike oluşturduğunda ise onunla savaşacaktır.

Kıskançlık haset ve açgözlülük

Kıskançlık üç kişi arasında yaşanan bir duygudur. Fernand, Dantes’i kıskanır. Bu iki adam da Mercedes’i severler. İki adam birbirleri ile özdeşleşir. Sevgi nesnesi olarak aynı kadını seçerler ve bu kadın için rekabet ederler.

Haset ise kıskançlığın daha arkaik bir şeklidir. Bütün bu duygular hepimizin ruhunda şu veya bu şekilde bulunur. Haset iki kişi arasında yaşanır. Haset duyan kişi, haset duyulan kişi ile özdeşleşir.

Örneğin, Bayan A uzun boylu olduğu ve sesi güzel olduğu için Bayan B yi “kıskanabilir”. Bu kıskançlık duygusunun takıntı düzeyinde ve yoğun bir şekilde yaşandığını düşünelim. O zaman bu duyguya “haset” diyebiliriz.

Haset duygusu kıskançlığa göre daha fazla yıkıcı öğe içerir. Kıskançlık anne baba çocuk ilişkisine gönderme yapan bir duygudur. Haset ise anne ve çocuk ilişkisine gönderme yapan (baba öncesi) bir duygudur. Kıskançlık cinsel-aşkın çekirdeğinde olan bir duygudur. Haset anne-bebek ilişkisinin çekirdeğinde olan bir duygudur.

Haset, arzulanan bir şeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur; Hasetli itki (etkilenme), o istenen şeyi sahibinden çekip almaya ya da bozmaya, kirletmeye yönelir. Haset öznenin sadece bir kişiyle olan ilişkisiyle ilgilidir ve kökeni anneyle o herkesi dışlayan en eski ilişkide yatıyordur. Kıskançlık da hasede dayanır. Ama öznenin en az iki kişiyle ilişki içinde olmasını gerektirir. Özne, kendi hakkı olan sevginin rakibi tarafından elinden alındığına ya da alınma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğuna inanıyordur.

 

Açgözlülük özneyi sürekli uyaran ama doyurulması imkânsız bir istektir. Hem öznenin ihtiyacında hem de nesnenin verebileceğinden fazlasına yönelen bir istek. Açgözlülük, bilinçdışında memeyi boşaltmaya, kurutuncaya kadar emip tüketmeye ve tümüyle yutmaya yönelir. Başka bir deyişle, amacı yıkıcı içe yansıtmadır. Oysa haset sadece böyle bir gaspla sınırlı kalmaz. Aynı zamda anneye ve öncelikle memesine kötülük yapmak, kötü dışkıları ve benliğin kötü parçalarını anneye ve memesine yerleştirmek ister. Bunun anlamı annenin yaratıcılığının bozulması tahrip edilmesidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.