Genel Kültür

New York Şehrinin Akciğerleri Central Park’ın Öteki Hikayesi

Sosyal Medya Hesabında Paylaş

Çoğumuz New York‘u filmlerde ve dizilerde izleyerek büyüdük. Hatta oraya hiç ayak basmamış olsak da, gözümüzü kapattığımızda şehrin en önemli simgelerinden olan Empire State binasını ve Özgürlük Anıtı’nın görüntüsünü kolayca gözümüzün önüne getirebiliriz. Tabii ki New York’un en çok film ve dizi çekilen yerlerinden biri olan Central Park’ı unutmamak gerek. Central Park, halka açık buz pateni pistinden harika şelalelere, hayvanat bahçesinden açık hava tiyatrosuna kadar birçok sürpriz ile doludur. Ancak kalabalık şehir New York’ta yaşayanların nefes almak ve günlük hayatın stresinden kaçmak gittikleri Central Park’ın arkasında unutulan bir hikaye var.

İşte Central Park’ın ardındaki gizemli hikaye…Central Park’ın yapımı, bir yaşam alanının yıkımına dayanıyordu

Birçok filmde gördüğümüz Central Park, film karakterlerinin hayatın stresinden uzaklaştıkları, rahatça dolaşıp ağladıkları ve aşkı buldukları harika bir vaha olarak görünüyor. Bazı negatif tasvirlerde ise güneş battıktan sonra tehlikeli bir yer olarak anlatılıyor. Hem güzel hem korkutucu olarak tasvir edilen Central Park, sürekli olarak şehrin parçalanmış bir yansıması olarak gösteriliyor. Kültür ve doğanın, suç ve adaletsizliklerin mekanıdır.

Fakat tarihte birçok kez yaşandığı gibi Central Park’ın yapımı da başka bir alanın yıkımına dayanıyor. Ne yazık ki insanların büyük bir çoğunluğunun, Amerikan karaağaçlarının ve neşe saçan atlıkarıncaların altında gömülü olan keder ve yıkımdan haberi yok.

Central Park’ın tarihi

19. yüzyılın ortalarında, New York şehri bir parka ihtiyacı olduğu kararına vardı. Şehir hızla büyüyordu ve herkes şehrin Avrupa’daki rakiplerinin bu konuda üstün olduğunun farkındaydı. 1845’te New York Evening Post gazetesinin editörü Amerikan Bağımsızlık Günü’ne özel kaleme aldığı baş makalesinde Britanya’nın hektarlık parklarını kıskançlıkla methederken “Bu parklar Londra’nın ciğerleri olarak adlandırılmıştır.” demişti.

Britanya kıskançlığının ötesinde, şehir merkezinin değişmesi sorunu söz konusuydu. Bir zamanlar şık kadınların gezintiye çıktıkları yerler yeni bir göçmen kalabalık, sanayi kaynaklı gürültü ve dumanlarla dolup taşmıştı. New York’s Cenral Park kitabının yazarı Louise Chipley Slavicek’e göre park yanlısı lobi çoğunlukla kendileri ve ailelerinin sosyalleşip gezinti yapabileceği şık, güvenli bir yer arzusunda olan zengin tüccarlar, bankacılar ve toprak sahiplerinden oluşuyordu.

Ve nihayet 1851’de şehrin belediye başkanı Ambrose Kingsland bir parkın kurulmasını kabul etti. 1854’e kadar şehir halkı bugün 59. ile 106. cadde arasında kalan adanın merkezindeki geniş toprak parçasında karar kıldı ve parkın inşasına başlandı. (Park zamanla kuzeye yönünde dört blok daha genişledi) Bugün hala yerli yerinde olan parkı herkes çok seviyor: şehrin asırlardır devam genişlemesine rağmen, park kalabalıklaşan Manhattan caddelerinin arasındaki büyük bir yeşil alan olarak kalmayı başardı.

Lakin hikayenin başka bir tarafı daha var. Park yapma kararı alındığı vakitlerde Manhattan’da yeteri kadar boş arazi kalmamıştı. Bundan dolayı üzerinde 264 nüfuslu Seneca Köyü’nün en büyük yerleşim olduğu arazi seçildi. Hükümete şahsa özel arazilere kamusal amaçlar için el koyabilme yetkisi veren kamulaştırma yasası adı altında araziye el koyuldu. Köy sakinleri hem boşaltma emri hem de arazileri için kendilerine önerilen tazminat miktarına karşı mahkemeleri birçok kez protesto etti. Ama neticede hepsi yerlerine terk etmek zorunda kaldı.

Nüfusun üçte ikisi siyahi, geri kalanı İrlandalıydı. Üç kilise ve bir de okul vardı. Ve hane sahiplerinin yüzde ellisi üzerinde yaşadıkları toprağın da sahibiydi. Bu gerçek sakinleri “işgalci”, yerleşimi de “zenci köyü” şeklinde tanımlayan medya tarafından görmezden gelinmişti.

Seneca Köyü, New York’un ilk özgür siyahi yerleşim yerlerinden biriydi

New York’un ilk özgür siyahi yerleşim yerlerinden biri olan Seneca Köyü, yerli toprak sahipleri John ve Elizabeth Whitehead’in kendi yerlerini parselleyip 200 hisseye satmaları ile 1825’te şekillenmeye başladı.

25 yaşındaki Afro-Amerikan ayakkabı boyacısı Andrew Williams ilk 3 hisseyi 125 dolara, mağaza görevlisi olan Epiphany Davis ise 12 hisseyi 578 dolara satın aldı. Siyahiler tarafından yönetilen Afrikalı Metodist Piskoposluk Sion Kilisesi 6 hisseden fazla aldı.

1825 ile 1832 yılları arasında topluluk daha da genişledi. Seneca Köyü siyahi Amerikalılar için çok önemli bir noktaya inşa edildi.

1827’de New York’ta kölelik kaldırılınca Seneca Köyü’nde bahar esintileri başlamış oldu. Kölelik kaldırılmış olsa da, hala siyah ve beyaz halk arasında yaygın bir ayrımcılık ve eşitsizlik vardı. Başka bir eyaletten New York’a taşınan köle sahipleri, 1841 yılına kadar siyahileri “mülkleri” olarak getirme hakkına sahipti. New York’ta kölelik kaldırılmış olmasına rağmen siyahiler büyük zorluklar çekmeye devam ediyordu.

Özgür Afro-Amerikanların mülk sahibi olmaları kısıtlanıyordu ve düşük ücretler karşılığında çalışmaya zorlanıyorlardı. Birçoğu aşağı Manhattan ve Brooklyn’in fakir mahallelerinde kiracı olarak yaşıyordu.

Seneca Köyü, Charles Dickens’ın romanına konu olan yoksulluk ve sefillik yeri Five-Point District’ten farklı olarak sağlıklı yaşam koşullarına sahip huzurlu bir yerdi. Temiz suları ve bolca doğal kaynakları vardı. Çocuklar okula gidebiliyor, yetişkinler ise fabrikalarda çalışıyorlardı.

Köyde 1830’lara kadar on ev varken, 1850’lerde elli ev, üç kilise, bir mezarlık ve birkaç okul bulunuyordu. Bu zamanlarda aynı ayrımcılığa maruz kalan Almanlar ve İrlandalı göçmenlerde köye taşınmaya başladı.

Bu gruplar arasında birçok çekişme yaşandı ama Seneca Köyü’nün tam bir uyum yeri olduğunu gösteren siyah-beyaz evlilikleri ve farklı grupların beraber kiliseye gitmesi gibi güzel olaylar da yaşandı. 1840’larda halka açık büyük bir park yapılmasını isteyenler oldu

Central Park’ın açılışı

New York eyaleti 1821 yılında en az 3 yıl ikamet etmiş ve minimum 250 dolar değerinde mülk sahibi olan siyahi erkeklerin oy kullanmasına izin veriyordu. Oy kullanabilen 100 siyahi New Yorkludan 10 tanesi Senekca Köyü’nde yaşıyordu.

1840’lı yıllarda şehrin seçkinlerinden birkaç üye, Avrupa’nın büyük ve modaya uygun halka açık parklarından esinlenerek Manhattan’da büyük bir park inşa edilmeli diye çağrıda bulunmaya başladı. Parkın inşa edilmesi istenen yerde yerleşim alanları bulunuyordu ama çoktan gözden çıkarılmıştı.

Bu plan ünlü peyzaj tasarımcısı Andrew Jackson ve New York sabah postası editörü William Cullen Bryant tarafından da desteklendi.

Rutgers Üniversitesi çıkışlı Central Park tarihi ile ilgili bir makaleye göre, o zamanların gazeteleri Seneca Köyü’nü yoksul, hastalıklı bir ‘çöplük’ olarak nitelendirdi. Söz konusu gazeteler, oradaki insanları ‘işgalci’ ve ‘kan emici’ olarak anlattı.

Seneca Köyü yıkılırken, Central Park yükseldi. Köy sakinleri 1857 yılına kadar orayı terk etmek zorunda bırakıldı. Çıkan kiracıların hiçbirine tazminat verilmedi. Parkın yapımına karşı çıkanlar ve isteyenler arasında çatışmalar yaşandı ama hiçbir şey değişmedi. Birçok çocuğun büyüdüğü evler, Central Park’ın atlıkarıncalarının altında kayboldu.

Yıllar içinde köyün bütün yaşam izleri kayboldu. Arkeologlar bile sadece birkaç küçük kalıntı bulabildiler. Roy Rosenzweig ve Elizabeth Blackman tarafından yaklaşık bir asır sonra yayınlandı.

Seneca köyünün Son Kalıntıları

1990’ların sonunda bir takım arkeolog ve tarihçi tarafından kurulan grup o tarihten beri köyü kültürel bilince tekrar kazandırmayı başardı. Grup 2011’de Seneca Köyü ve sakinleri hakkında daha çok şey öğrenmek için Central Park’ta arkeolojik kazı yapma iznini de elde etti.

Antropolog Diana Wall projenin kurucu üyelerinden biriydi. Bana kazıların yerleşim hakkındaki bilgileri pekiştirmemizi sağladığını söyledi. Köyü ilk duyduğunda kendisi bile bunun bir “şehir efsanesi” olabileceğini düşünmüş:

“Arkeolojinin sevdiğim tarafı sonucunda isimleri olan ailelerle ilgili konuşabilmeniz ve hayatlarının vaziyetiyle ilgili bir şeyler öğrenebilmeniz.”

Esasında Seneca Köyü’yle ilgili kayıt altına alınmış birçok şey var: Ekseri sakinin toprak sahibi olması meskun mahallin çokça kırtasiye işinin olduğu anlamına geliyordu. Gelecekte antropolog Wall ve meslektaşları köy ve sakinleri hakkında bir film çekmeyi ve kitap yazmayı ümit ediyor. Proje birkaç yılda bir, genellikle Ullusal Bilim Vakfı’ndan (National Science Foundation) olmak üzere, ödenek alıyor. Bu da film ve kitap hedefine daha çok yaklaşılması demek.

Peki kuruluşundan beri milyonlarca insanı tadını çıkardığı bir park için 19. asırda yerle bir edilip yok edilen küçük bir köy niye önem arz ediyor? Diana Wall bu sorunun cevabını ülkenin ilk zamanlarındaki Afroamerikalıların toplumsal hayattaki rollerinin silindiğine dair daha geniş bir anlatımla veriyor: “New York’ta bir zamanalr Afroamerikalıların yaşadığı inkar edildi.” 1991’de City Hall’un kuzeyinde yeni bir iş merkezinin inşası sırasında bir köle mezarlığı keşfedildi. Bu, Amerikan Devrimi’ne kadar New York nüfusunun yaklaşık dörtte birinin siyahi olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu.

 

O halde neler olmuş olabilir sorusu akıllara geliyor. Central Park’taki tabelanın sonunda yer alan masum bir ifade şöyle diyor: “Seneca Köyü sakinleri ve kurumları başka bir yerde o uzun ömürlü topluluklarını yeniden kurmadılar.”

Diana Wall’a göre Seneca Köyü’nün trajedisinde kilit ifade bu. New York’taki Afroamerikalılar üzerine yazdığı bir makalede 1827’deki köle özgürlüğünden sonraki yıllarda bir Afroamerikan olarak hayatına devam etmenin en güvenli yolu ayrı, kültür ve dil olarak çevresinden farklı bir bölgede yaşamaktı. Seneca Köyü’nün yok edilmesi Wall’un nüfus kayıtlarına dayanarak “siyah orta sınıf” olduğuna inandığı güvenli bir sığınağın da yok edilmesi demekti. Wall şimdi şöyle diyor:

“Sakinlerin büyük bölümü New York’a sadık kaldı [köy yıkıldıktan sonra] ama bir arada kalmaya devam etmediler. Trajik de olan da bu: bu bir topluluktu ve sonra topluluk yok oldu.”

Seneca Köyü Projesi’nin bir diğer kritik yönü köyde yaşamış olanların soy ağacını çıkartmak ve aynı soydan gelip hayatta olan birisini bulmak. Maalesef şimdiye dek bu teşebbüs başarılı olamadı.

New York şehrinin Manhattan ilçesinde bulunan hastalık saçan ve düzensiz alana sahip bir bataklık, şehir halkının nefes alabileceği, zaman geçirebileceği bir alana dönüştürülmek istenmiştir. Bunun için 1857 yılında Central Park komisyonu alan düzenleme yarışması yapmıştır. Frederick Law Olmsted ve ortağı Calvert Vaux bu yarışmaya katılmaya karar vermiş. Hazırladıkları proje 33 projeden birinci seçilmiştir. Olmsted mühendis olarak Central Park projesinin başına geçmiştir. Alanda yaşayan yaklaşık 1600 yoksul insan alanı boşaltmıştır.

Barok tarzıyla (simetrik olmayan, doğala yakın) yapılan Central Park dünyadaki ilk peyzaj çalışmasıdır. Frederick Law Olmsted bu çalışmayla peyzaj mimarlığı ve peyzaj mimarı kavramlarını dünyaya tanıtmıştır. Bu nedenle peyzaj mimarlığının babası olarak kabul edilir.

Parkın bugüne denk olan maliyetinin 200 milyon dolar olduğu söylenmektedir.

Manhattan’ın orta yerinde Afroamerikan toprak sahiplerinden oluşan bir topluluk bugün çok farklı bir New York, hatta çok farklı bir Amerika meydana getirebilirdi. Belli bir topluluğu yerinden söküp atmak veya sosyal konutların üzerinden buldozerle geçmek gibi görünürde küçük kararların bir şehri sonsuza dek değiştirebileceğine dair öğretici bir ders. Tüm o sosyalleşme ve gezintiler için değer miydi, insan merak etmiyor değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.