Genel

Sigmund Freud Kimdir?

Sosyal Medya Hesabında Paylaş

Sigmund Freud, 6 Mayıs 1856 tarihinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda dünyaya geldi. Kişiliğin 5 farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren Psikanalitik kuramın kurucusudur. Bir psikoterapi tekniği olarak psikanaliz, hastaların zihinsel süreçlerinin bilinç dışı unsurları arasındaki bağlantıları ortaya çıkarmaya çalışır.bir köylü kadın, gür siyah saçlarla doğan Sigmund’un, gelecekte büyük biri olacağını söylemişti. “Benim altın sihrim” derdi annesi ona. 

Altın Çocuk

Orta halli bir Yahudi yün tüccarının, kırk yaşındayken, kendisinden yirmi yaş küçük bir kadınla yaptığı ikinci evliliğinden dünyaya geldi. Ekonomik bunalımdan dolayı ailesi Viyana’ya yerleşmek zorunda kaldığında, Freud henüz 4 yaşındaydı. 1938 yılına kadar burada yaşadı.

Tek odalı bir evde yaşamanın yanı sıra, iki üvey kardeşin varlığı, büyümekte olan Sigmund için karmaşık bir ortam yaratıyordu. İki üvey kardeşi, onun babası ya da annesinin kocası olacak kadar yaşını başını almış erkeklerdi. Babasıysa, büyükbabası olacak kadar yaşlıydı. Bu nedenle kimin kim olduğu, küçük Sigmund için büyük bir bilmece olmalı. Bu bilmece, 2 yaşına geldiği zaman annesinin tekrar doğum yapıp ardından bebeğin 6 ay sonra ölmesiyle daha da karmaşıklaştı. Dar bir alanda doğum ve ölüm deneyimlerini yaşamak küçük bir çocuk için rahatsız edici, uyarıcı bir etki olmalı…

1860’larda Freud Ailesi, Viyana’ya taşındı. Aile gittikçe genişliyordu. 10 yaşına geldiğinde Sigmund’un 5 kız kardeşi ve bir de erkek kardeşi olmuştu. Ama özel ilgiyi hala kendisi, yani ‘altın çocuk’ görüyordu.

Ailede rahatça çalışıp okuyabilmesi için kendi odası olan tek çocuk Sigmund’du. Kız kardeşlerinden biri piyano dersleri almaya başlayınca, bunun görültüsünün Sigmund’u rahatsız ettiğini söylemesi üzerine piyano evden çıkarıldı. Bu sizlere, onun özel konumu hakkında bir fikir vermiştir herhalde.

Sigmund bu özel konumunu, okulda yüksek notlar alarak ve boş vakitlerinde yabancı dillere çalışarak hak ettiğini kanıtladı. 12 yaşına geldiğinde Shakespeare’in orijinalini okuyabiliyordu. 6 dili gayet akıcı konuşuyordu. Çalışmak, onda takıntı halini almıştı. Vakitten kazanmak için yemeklerini bile odasında yiyordu. Bu arada garip bir hobiye merak saldı: Gördüğü rüyaların kaydını tutmak! Geleceğin rüya yorumcusu, daha çocukluğunda rüyalarını yazıyor ve bunların kaydını tutuyordu. Rüyalara ve hayali dünyaya duyduğu ilgi, genç yaşlarda gelişmeye başlamıştı anlayacağınız.

Lisede Latince, Fransızca ve İngilizce öğrenirken kendi çabalarıyla İbranice, İspanyolca ve İtalyanca öğrendi. Başarılı bir öğrenciydi. Goethe’nın yapıtlarından etkilenerek, başlangıçta istemediği halde, tıp okumaya karar verdi.

Üniversite yıllarında Yahudi düşmanlığıyla karşılaştı, okuldaki arkadaş çevresinden dışlandı. Sigmund, Viyana’daki Yahudi düşmanlığının aşağılayıcılığına sinirleniyordu. Bu sinir, ona savaşçı bir yan getirdi. Ergenliğe yeni adım attığı sırada, babası ona sokakta yürürken Yahudi olmayan bir adamın yanına yaklaşıp “Kaldırımdan in Yahudi!” dediğini ve şapkasını yere düşürdüğünü anlattı. Bunun üzerine Freud, babasına ne yaptığını sordu. Babası, “Kaldırımdan indim, şapkamı yerden aldım ve yürüyüp gittim” dedi. Freud, bunun çok aşağılayıcı olduğunu düşündü. Kendi kendine, fiziksel ya da başka türlü bir saldırıya maruz kaldığı takdirde daha farklı davranacağına yemin etti.

Ilk Aşkı Martha 

1873’te Viyana Üniversitesi’nde tıp okuluna girdi. Henüz öğrenciyken, su yılanlarının cinselliğine dair önemli bir araştırma yaptı. 400’ün üzerinde su yılanını inceledi. Ayrıca balıkları da inceledi ve bunların sinir sisteminin resimlerini, bir arkadaşına gönderdiği mektupta çizdi. Freud, araştırmacı bilimadamı olmak istiyordu ama bu alanda Yahudilere ayrılmış belirli bir kontenjan vardı. İsteksizce de olsa, hayatını kazanabilmek için doktor olmaya karar verdi. Bir an önce hayatını kazanmak istemesinin nedeni, kız kardeşinin arkadaşı Martha’ya aşık olmasıydı. O sırada 25 yaşında olan Freud, hem ateşli hem de utangaç bir gençti. Martha’ya duyduğu aşk da yoğun bir tutuculuk içeriyordu. Bu, çoğunlukla yazılan mektuplar aracılığıyla gelişen, klasik bir Viktorya dönemi aşkıydı. Hatta kıza evlenme teklif ettiği zaman Martha, masanın altından onun elini sıkmıştı. Genç Freud, kadınlar bakımından deneyimsizdi. Martha onun prensesi olacak ve hayatına hükmedecekti.

Nişanlılık dönemleri 4 yıl sürdü. Bu sürede başka kadınlara bakmayan Freud, annesiyle Almanya’da yaşayan Martha’yı sadece 6 kez gördü. Yazdığı romantizm içeren 900’ü aşkın mektubunda Martha’ya “Benim prensesim, en değerli hazinem” diye hitap ediyordu.Uzun süren nişanlılık dönemi, Freud’un mesleğinde başarılı olmak için sabırsızlanmasına neden oldu.

1876 yılında fizyolojist Brücke’nin laboratuvarına girdi, burada anatomopatoloji ve insan sinir sistemi üzerine araştırmalar yaptı. 1881’de tıp öğrenimini bitirdi. 1883’te dönemin ünlü beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanı Dr. Theodor Meynert’in yönetiminde psikaytri kliniğinde asistan olarak çalışmaya başladı. 1884 yılında kokain üzerine bir inceleme yapmakla görevlendirildi. Kendisine ün getireceğini düşündüğü yeni bir deneyin üzerinde araştırma yapmaya başladı. Bu deney, maalesef kokaini yarattı. Kokainin analjezik özelliklerini keşfetti, anestezik niteliklerini ise sezinledi. (Yaşamım ve Psikanaliz adlı yapıtında kokainin anestezik niteliklerini aslında bildiğini, yalnız tıp çalışmalarını bıraktığından dolayı bunların başkaları tarafından ortaya çıkarıldığını ileri sürer.

Önce kendi üzerinde denemeye karar verdi ve ardından bir meslektaşıyla, alelacele kokain kullanımının tedavi edici özelliklerini vurgulayan bir makale yazdı. Ancak bunun bağımlılık yapan bir özelliği olduğunun, vücuda birçok zarar verdiğinin farkında değildi. Hem kendisi kullanıyor, hem sevgilisi Martha’ya gönderiyor, hem de arkadaşlarına öneriyordu. Ancak tahmin edersiniz ki tüm deneyleri felaketle sonuçlandı.

Bilinçaltı kavramıyla ilk tanışması

1885’te Viyana Hastanesi’nde tanınmayan stajyer bir doktordu. Uzmanlığı, sinir hastalıklarıydı. Histeri ve diğer ruhsal hastalıklar da onun alanına giriyordu. Neden bu alanı seçti peki? Çünkü evlenmek için acelesi vardı ve bu alanlarda çok az doktor vardı. Ruhsal hastalıklar 19’uncu yüzyılda tıbbın, hem anlama hem de tedavi anlamında ilgilenmediği bir alandı. Freud’dan önce hastalar tedavi için başları dönene kadar sandalyede döndürülür, soğuk suya sokulur, zincir takmaya zorlanırlardı. O dönemin en bilgili doktorları, histeri ve benzer hastalıkların kökeninde sinir hasarı veya beyindeki bir lezyon gibi fiziksel nedenler yattığını varsayıyordu.

Aldığı bir bursla 1885’te Paris’e gitti, Salpêtriê Hastanesi’nde, Jean Martin Charcot’nun yanında staja başladı. Burada histerinin belirtilerini, hipnotizma ve telkinin etkilerini gözlemledi. Charcot’dan çok etkilendi (Yaşamım ve Psikanaliz ‘de Charcot’ya ne kadar düşkün olduğu görülür). Charcot’nun konferanslarını Almancaya çevirdi ve 1886’da yayımladı. Charcot, histerik hastalarını hipnoz ediyordu ve buna ‘ikinci zihin’ diyordu. Freud, ileride bunu ‘bilinçaltı’na dönüştürecekti. 19’uncu yüzyılın önemli buluşlarından biriydi bu. 

Psikoloji Bilimine Dair ilk Çalışmaları

1886’da Paris’ten ayrılarak Berlin’e gitti. Burada çocuk nöropatolojisiyle ilgilendi. Viyana’ya dönerek özel hekimliğe başladı. 1886 ekim ayında 4 yıldır nişanlı olduğu Martha Bernays ile evlendi. 5 Nisan 1986’da Paris’ten döndükten 1 hafta sonra kendi muayenehanesini açtı. O dönemin en gözde şehirlerinden Viyana’nın kenar mahallelerinden birinde tuttuğu bu tek odalı muayenehanesinde, kendini geçindirecek kadar para kazanmaya çalıştı. Ancak ev ziyareti yapmak için taksiye verecek parayı bulamadığı zamanlar da oluyordu.

Sinir hastalıkları ve histeri şikayetiyle kendisine başvuranlar üzerinde dönemin ünlü tedavi yöntemlerini, elektroterapi ve hipnotizmayı uyguladı. 1887’de Dr. Bernheim’in Telkin ve Telkinin Tedavideki Uygulamaları Üstüne adlı kitabını çevirdi.

Freud’un Ünlü Kanepesi

Elizabet von R. adındaki bir kadın hasta kendisini serbest çağrışım yöntemine zorlayınca hipnozdan vazgeçti. 1892 – 1895 yılları arasında Charcot’nun Salı Günü Dersleri adlı kitabının çevirisini, savunma psikonevrozları üzerine bir makaleyi ve saplantılar ve fobiler üzerine başka bir makaleyi Breuer ile ortaklaşa hazırladı. Ancak tıp çevrelerince Histeri Üzerine İncelemeler hoş karşılanmadı. Bu yapıtta psikanalizin temel ilkelerine rastlanır.

Freud meslek hayatına hipnozcu olarak başladı. Ünlü kanepesi, bu hipnoz sonucu doğdu. Kişiyi uzanırken transa geçirmek daha kolaydı. Charcot’dan esinlenen Freud, hastasının ‘ikinci zihnine’ girmeyi ve histerisine hipnotik telkin aracılığıyla son vermeyi umuyordu. Ancak bu, pek işe yaramadı. Yine de o dönemde kullanılan diğer tedavilerden daha az etkili olduğu söylenemez. Ki bunların bir kısmını Freud da kullandı. Mesela Kaplıca tedavisi, su tedavisi ve elektroterapi… Hatta mıknatıs bile kullandı. Hastalarının bulgularını, vücudunun bir tarafından öbür tarafına ‘mıknatısla’ transfer edebileceğini sandı. Ama tabii yaptıkları hiçbir işe yaramadı. Bir diğer önemli ipucunu ise, meslektaşı Josef Breuer’dan aldı.

Anna O. Vakası

Breuer, Freud’a, psikoanalizin tarihinde eşi görülmemiş bir hastadan söz etti. Adı, “Anna O.” idi. Bu kadın üzerinde alışılmamış bir tedavi yöntemi kullanıyordu: Hastayı konuşturarak iyileştirmek…

Anna O.’nun histerisi çok ciddiydi. Kasılmaları oluyordu, felç gelmişti, görme ve konuşma bozuklukları vardı. Breuer, onu her gün görmeye başladı. Hastasının, rahatsızlığından ve belirtilerin kaynağından söz ettikçe Breur bu belirtilerin ortadan kalktığını fark etti. Psikoterapinin temellerini oluşturan bu tedaviye, ‘hastayı konuşturarak tedavi’ adını takan ilk kişi, bizzat hastası Anna O. oldu. Bu sırada hala hipnozu kullanan Freud, bu tuhaf ve yeni tedaviyi de uygulamaya başladı. Hastalarıyla bulgularını konuşarak, bunların nasıl ve ne zaman ortaya çıktıklarını bulmaya çalıştı. Onun buldukları, batı medeniyetinde hala yankılanmaktadır. Hastalarını, cinselliği içeren travmatik çocukluk deneyimlerine kadar götürüyordu. Cinsellik, nevrotik hastalıkların kökeninde yatan neden gibi görünüyordu.

Bir süre Freud, tüm histerilerin, çocuklukta geçirilen cinsel tacizden kaynaklandığını düşündü. Ama sonunda bunun ya gerçek bir tacizden ya da çocuklukta baskı altında tutulan ve suçluluk duyulmasına neden olan cinsel fantazilerden kaynaklandığı tartışmasına girdi. Her iki durumda da, sorunun temelinde cinsellik yatıyordu. Aslında cinsellik, sürekli ortaya çıkan bir konuydu; Freud’un muayenehanesinde bile böyleydi bu. Kadın hastaları kendisine karşı romantik duygular beslemeye başlamıştı. Hatta bir keresinde bir kadın, kollarını Freud’un boynuna dolayıp onu öpmüştü. Bir bilimadamı olarak bu, Freud’un merakını kamçıladı. Bu yeni bilmecenin üstünde düşünmeye başladı.

Kendisine Terapi Uyguladı

1895’te kızı Anna’nın doğumundan sonra libidoyu güncel hayata sokan ve cinselliği insan güdülerinin temel öğesi haline getiren Freud, birkaç yıl cinsel yaşamı bıraktı. Büyük bir hırsla işine sarıldı. 1890’larda herkese tuhaf gelen ‘konuşarak tedavi’ yönteminde, Viyana’nın kalburüstü semtlerinden birinde, yeni bir muayenehane açacak kadar başarılı olmuştu. Freud bu yeni adresinde 47 yıl yaşadı ve çalıştı. 

1896 yılında babasının ölümü üzerine derin bir bunalıma girdi ve sistematik olarak kendini çözümlemeye başladı. Freud’un kendini analizi, kendi bilinçaltına yaptığı yolculuk, psikiyatri tarihinde efsanevi bir andır. Freud’un yaptığını o güne kadar hiçkimse yapmamıştı. İnsanın kendi kendini analiz etmesi büyük bir başarıydı. Kendi iç savunmalarını kaldırarak, içsel direncini yenebilen ve kendi bilinçaltını yorumlayan ilk kişi Freud oldu.

Freud son zamanlarda, ‘bilinçaltına giden görkemli yol’ dediği rüyaları keşfetmişti. Ve bu yolu araştırmak için garip bir yöntem geliştirdi: Serbest çağrışım. Yani; sansürlemeden, akla gelen her şeyi dikkate almak. Her akşam hastaları gittikten sonra kanepesine uzanıyor ve rüyalarının serbest çağrışımını yapmaya başlıyordu. Aslında incelemeye ihtiyacı olan pek çok sorunu vardı. Mesela yolculuk fobisi. Roma’yı ziyaret etmeyi çok istiyordu. Hatta bir keresinde, 75 km. kadar yakınına kadar gitmişti. Ama sonra geri dönmüştü. Bunun yanı sıra, yetenekli erkek arkadaşlarının arasındayken düşüp bayılmak gibi bir eğilimi ve puroya karşı aşırı bir düşkünlüğü vardı.

1 yıl kadar kendini analiz etmesi, bulgularını daha da kötü yaptı. Çünkü kendi deyimiyle ‘pislik yığını’ dediği bilinçaltına itilen onur kırıcı, utanç verici ve endişe yaratıcı duygulardan oluşan bir bütünün içine gerçek anlamda bakıyordu.

Ensest, cinayet fantezileri, kabul edilemez rekabetler… Baskı altında tutulan nefretler…

Küçük bir çocukken erkek kardeşinin ölmesini isteyebilmesi, yine küçük bir çocukken annesini arzulayabilmesi, çocukların da cinsel duygularının olabileceği ve bunları ebeveynlerine karşı duyabileceği gibi fikirler çok radikaldi. Küçük bir çocuk olarak anneyi arzulamak ve babadan nefret etmek… Bir insanın kendinde bu tür duyguları açığa çıkarması, hem de 1896 yılında!.. Ama Freud bu hatıralara, bir deneye bakan bilimadamı gibi baktı. Ahlaki bir yargıda bulunmadı ve nefes kesen bir aşama kaydetti. Ya tüm çocuklar ebeveynlerine karşı böyle aşk ve nefret gibi tutkulu duygular besliyorlarsa? Ya bu duygular insanın gelişme sürecinde bir rol oynuyorsa?

Yine aynı yıl Breuer’le nevrozların cinsel açıdan açıklanması konusunda ters düşerek yollarını ayırdı.

Oedipus Kompleksi

Histerinin cinsel etiyolojisi üzerine verdiği bir konferans skandala yol açtı. Bu dönemde W. Fliess’le yazışmaları, özçözümleme süreci, hayatı üzerinde önemli etkiler yarattı. (Bu yazışmaları Freud’un ölümünden sonra eşi ve kızı tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Freud psikanalize özel hayatını karıştırmak istemediğinden, kişisel kayıtlar bırakmamış, birçok yazışma ve mektubunu ölümünden önce yakmıştır.) Hayatının 10 yıl süren bu döneminde, Freud hem yandaş, hem öğrenci bakımından yalnız kaldı. Kendini hastaların tedavisine ve psikanalizin yaratılmasına yoğunlaştırdı. Bu sürecin sonucu olarak 1897’de Oedipus Kompleksi, 1900’de Düşlerin Yorumu (iki cilt) adlı eserler ortaya çıktı.

Oedipus kompleksi… Freud çocukken duyulan ateşli arzulara bu adı verdi. Yunan Mitolojisi’nde babasını öldürüp annesiyle birlikte olan Oidipus’tan geliyor adı.

Freud’un fikirleriyle alay edildi; ahlaksız ve pornografik yazılar yazan bir insan olarak ün yapmaya başladı. “Pis, iğrenç, tiksindirici” denildi ona. Tabii bu arada ortaya attığı teorilere karşı kıskançlık duyanlar da vardı.

Freud’un kendini analizi 4 yıl sürdü. Tüm bunalımlarını tedavi edemedi belki ama yolculuk fobisini yendi. 1901’de Roma’ya ilk yolculuğunu yaptı; sonra bunu diğer şehirler izledi. Daha da önemlisi; büyük oranda kendi rüyalarından aldığı bilgilerin ışığında en önemli eseri olarak baktığı ‘Rüyaların Yorumu’nu yazdı. Bu aslında kendi kendine analizin bir kaydıydı. Kitap, 1899’da yayınlandı. Ama Freud yayınevinden, tarihi 1900 olarak yazmasını istedi. Kitabı 20’nci yüzyıla mal etmek istiyordu. Ne yazık ki bu eseri kimse dikkate almadı. Modern çağı sarsacak fikirler içeren bu rüya kitabı, 6 yıl içinde sadece 300 kopya sattı.

Çarşamba Topluluğu

1900’e gelindiğinde, bir avuç dolusu şaşırtıcı anlayışı, ‘psikanaliz bilimi’ adı altında toplamıştı. Başlıca hedefi psikanalizi dünyaya yerleştirmek ve uluslararası bir hareket haline getirmekti. En büyük korkusu ise, Yahudi düşmanlığının karşısına çıkması ve psikanalizin bir Yahudi bilimi olarak önemsenmemesiydi. Gerçekten de yeni yüzyılın başlangıcında ona yalnızca Yahudiler ilgi gösterdi. 1902’de ona inanan küçük bir çevre vardı. Hepsi de Yahudiydi. Bunlar her çarşamba Freud’un bekleme salonunda toplanıp daha sonra ‘Çarşamba Topluluğu’ olarak anılacak grubu oluşturdular. İlk toplantılarının konusu, Freud’un çok sevdiği bir konuydu: Puro içmenin önemi! (Freud günde 20-25 tane puro içiyordu.) Diğer ilginç bir konu da karalamalar, özellikle de Freud’un karalamalarıydı. Toplantılar sırasında yapmayı sevdiği, bilinçsiz çizilmiş imaj ve işaretler…

1908’te Viyana Psikanaliz Derneği kuruldu. Bu olay, Freud için bir dönüm noktasıydı, Yaşamım ve Psikanaliz kitabında buna büyük yer verdi. Ancak bu tarihten önce bile Freud’un çevresinde çözümlemenin giderek kurumlaştığı görülür. 1902’den sonra “Çarşamba Günleri Psikoloji Derneği”, adı altında başta P. Federn, O. Rank, W. Stekel ve Alfred Adler olmak üzere, Freud’un ilk yandaşları bir araya toplandılar. 1904’te E. Bleuer’le yazışmaya başladı.

Jung ile Tanışması

Freud’un tanışmaya can attığı bir kişi de, onun fikirlerini benimseyen ve Freud’un kendisini ‘en yetenekli izleyici’ olarak gördüğü, İsviçreli psikiyatr Carl Jung’tu. 1907’de Bleuer’in asistanı Carl Gustav Jung tarafından ziyaret edilir. Jung aynı yıl Zürih’te Freud Derneği’ni kurdu. Bu Freud için büyük bir başarıydı, zira psikanaliz artık ülke sınırlarının dışına çıkmıştı. Takip eden yıllarda Jung, 1. Psikanaliz Kongresi’ne katıldı ve psikanaliz üzerine konferanslar vermek üzere Freud ile birlikte ABD’ye yolculuk etti. Freud, 1910 – 1920 yıllarında Psikanaliz Üzerine, Bir Paranoya Vakası Özyaşam Öyküsü Üzerine Psikoanalitik Gözlemler: Başkan Screber, Totem ve Tabu, Narsizmin İncelenmesine Giriş, Yas ve Melankoli adlı eserleri yayımladı.

Jung’u bu kadar özel yapan, fikirleri değildi. Freud’un en ünlü takipçisi Jung, zamanla bazı noktalarda ondan farklı düşünmeye başladı. Bu hareketin baba figürü olan Freud’un böyle bir isyana tolerans göstermeye niyeti yoktu. Mutlak sadakat istiyordu. Bu sadakati görmediği noktada bütün bağlarını koparıyordu. Freud’un “Sevgili oğlum” diye hitap ettiği Jung ile arası gerginleşti. Jung’un yanındayken onu öldürmek istediğini hissettiğini söyleyen Freud, üç kez bayıldı. 1914’te kötü bir şekilde ayrıldılar ve bir daha da konuşmadılar. Gelecekte benzeri ihanetlerden korunmak amacıyla Freud, sadık takipçilerinden oluşan gizli bir komünite oluşturdu. Freud’un temel fikirleri için uğraşacak ve onları savunacak olan bu takipçileri, Freud’un Yunan taşından yaptırdığı yüzükleri takıyordu.

Zevk Ilkesinin Ötesi

I. Dünya Savaşı, Freud için dönüm noktası oldu. İnsanların öldürülmesi, Freud’da bilinçaltının ve insan psikolojisinin en karanlık yanlarıyla ilgili karamsar fikirler doğurdu. Bu savaş onu çok korkutmuştu. Üç oğlu da Avusturya ordusuna katılmıştı. Savaşta yüzbinlerce insanın öldüğü söylentileri geziyordu ortalıkta. Bu sayede insanlardaki saldırganlık potansiyelini tüm çıplaklığıyla görebildi. Çünkü olay gözlerinin önünde cereyan ediyordu. Savaş Freud’u hem kişisel hem de felsefi açıdan çok etkiledi. Kışları titreyerek, ısıtmasız odasında çalıştı. Durum o kadar kötüye gitmişti ki, bir yazısı karşılığında para yerine patates istedi. Bu çetin koşullar savaştan sonra da devam etti. En sevdiği kızı Sophie, 1920’de kötü beslenme ve zatüree sonucu öldü. Kızının ölümünden 6 hafta sonra, en karamsar ve çelişkili kitaplarından birini yazdı: ‘Zevk Prensibinin Ötesi’.

Freud’un kadınlarla fazla samimi ilişkisi olmadı. Eşinden sonra ona en yakın olan ve gün geçtikçe daha da bağımlı olduğu kadın, en küçük kızı psikanalist Anna idi. Belki de ona fazla yakındı. 1918’de Freud, bir psikanaliz kuralını bozarak, gizlice kızını analiz etmeye başladı. Bunu bir tür entelektüel ya da duygusal ensest olarak anlayabiliriz. Anna onun hemşiresi, sekreteri ve kızıydı. İki insan arasında bundan daha yakın bir ilişki olamaz. Bir tek cinsellik yoktu. Eğer ebeveyn olmayı, özgün bir insan yetiştirmek ve sonra serbest bırakmak olarak düşünüyorsanız, onların arasındaki ilişkide bu yoktu. Çünkü Anna onun bir bakıma hizmetçisiydi. Kendi inancı ve teorisine göre erkek çocuklar babalarını öldürüp onun yerine geçmek istediklerinden, yerine geçecek kişi olarak, varlığını pek fazla tehdit unsuru olarak görmediği kızına yaratmıştı.

1923’te kendisine üstçene ve damak kanseri tanısı kondu. İzleyen yıllarda 33 kez ameliyat oldu. Sürekli protez takması gerektiğinden dolayı uzun yıllar konuşma ve yemek yeme sıkıntısı çekti.

Hitler, Freud’un Kitaplarını Toplatıp Yaktırdı 

1933’te Almanya’da Hitler başa geçtiği zaman, Freud’un en büyük korkusu olan bilinçaltındaki karanlık güçler ortaya çıktı. Karşısında, psikozun kitle ölçeğinde aşırı ucu vardı artık. Hitler’in yaktığı kitapların başında Freud’un kitaplarının yer almasına şaşırmamak gerek. “Nasıl bir gelişme gösterdik bilmiyorum ama ortaçağlarda olsaydık beni yakarlardı. Şimdi kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar” demişti. Bu kitaplardan biri, Freud’un en yeni ve kasvetli kitabı ‘Medeniyet ve Tatminsizlikleri’ idi. Bu kitabında kültür ile barbarlık arasındaki ruhsal savaşı inceliyordu.

Bu tehdite karşın Freud, yaz tatillerini Avusturya’da şehrin dışında yapıyordu. En sevdiği uğraşlar okumak, köpekleriyle oynamak ve çiçek toplamaktı. 14 Eylül 1936’da Freud’lar altın evlilik yıldönümlerini kutladılar. Artık 80 yaşına gelmiş olan Freud, hala ilginin odağı ve ailenin başıydı. Torunu Walter, “Hepimiz ona çok yakındık. Hem mali hem de ruhsal açıdan ona bağımlıydık. Her şeyimizi o sağlıyordu. O bizim Musa’mızdı” diyor.

Sığınmacı Bakışı

13 Mart 1938’de Almanya topraklarına Avusturya’yı kattı ve Hitler Viyana’ya yürüdü. Gittikçe artan tehlikeye karşın Freud kaçmıyordu. Viyana’da yaşamaya devam edebileceğine ve bu olayın zamanla geçeceğine inanıyordu. Yüksek mevkilerde bir sürü arkadaşı olduğu için korunuyordu. Avusturya’daki en iyi korunan Yahudi oydu diyebiliriz. Ama işler beklediği gibi gitmedi. Bir süre sonra Naziler, Anna Freud’u tutukladı. Genç kız 1 gün Gestapo’nun karargahında tutuldu. Bunun üzerine Freud bütün bağlantılarını kullandı. Nihayetinde Viyana’daki Birleşik Devletler’in en üst kademedeki diplomatı, Beyaz Saray’ı aradı. Anna serbest bırakıldı, Freud da bunun karşılığında ülkeden ayrılmayı kabul etti. 5 Haziran’da Freud, Anna ve Martha, önce Paris’e sonra Londra’ya geçti. 

Freud’un 4 kız kardeşinin ülkeden ayrılmasına izin verilmemişti. Onlar toplama kamplarında öldüler. Freud’un kaçmasından günler önce onu ziyarete gelen fotoğrafçı Edmund, bir hafta onun yanında kalıp fotoğraflar çekti. “Yüzündeki korkuyu hatırlıyorum. Ne kadar da korunmasız görünüyordu. Ne kadar da korkuyordu. Çok ürkmüştü. Bir ara ondan gözlüklerini çıkarmasını istedim. Bana bakıp gülümsedi. Aslında belli belirsiz bir gülümsemeydi ama o günlerde pek az insan gülüyordu zaten. 1 hafta orada kaldığım için ailenin bir parçası gibi olmuştum. Bayan Freud bana etrafı dolaştırıyor, aile bireylerinin fotoğraflarını gösteriyordu. Özellikle Anna’nın morali çok bozuktu. İnsanlarda yeni bir bakış fark ettiğini söylüyordu: Sığınmacı bakışı.”

Zamanı Geldi…

Freud, 6 Mayıs’ta 1939’da, 83’üncü yaş gününü kutlarken purosu hala elindeydi. Ama kanseri tedavi edilemez bir hal almıştı, ıstırabı gittikçe artıyordu. Yıllar önce kızı Anna’dan, zamanı geldiğinde, ona gereksiz yere işkence etmeyeceklerine dair söz vermesini istemişti. 23 Eylül 1939’da Freud kızına, ‘zamanının geldiğini’ söyledi. O akşam, öldürücü dozda morfin aldı. Doktor, huzur içinde ölmesi için yardımcı oldu. Bu onun için bir kurtuluştu. Çünkü artık onu ameliyat edemiyorlardı. Freud’un külleri antika koleksiyonundaki bir vazonun içinde durur.

Freud, prensipleri gereği kişisel hiçbir özel belge, anı defteri, mektup bırakmamış, hepsini yakmıştır. Bu nedenle, Freud’a dair ilk ve en kapsamlı bilgiler ilk olarak yakın dostu İngiliz psikaytr Ernest Jones’un 1953’te yayımlanan üç ciltlik Sigmund Freud’un Yaşamı ve Yapıtları adlı kitabıyla ortaya çıkarıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.