Genel

Skorbüt Hastalığının Tarihçesi

Skorbüt hastalığı (C vitamini eksikliği), ilk kez Mısır’da, MÖ 1500’lü yıllarda, özellikle taze meyve ve sebzenin çok bulunmadığı kış aylarında görülmüştür. Hipokrat MÖ 5. yüzyılda bu hastalığı kolay kanayan diş etleri, yaraların geç iyileşmesi ve ölümle bağdaştırarak tarif etmiştir. Tarihte skorbüt hastalığı Haçlı seferleri gibi birçok tarihi olayla anılan bir hastalık olmuştur. Özellikle uzun deniz yolculuklarının yapıldığı keşif çağında öldürücü özelliğiyle tanınır hale gelmiştir.

Kristof Kolomb ve mürettebatı, ölmekte olan Portekizli tayfaları bir adaya bırakmışlar ve dönüşte onların iyileştiğini görmüşlerdir. Her çeşit meyve ve sebzenin bulunduğu bu adaya Curacao (Deva anlamında) adını vermişlerdir. Uzun deniz yolculuklarında sınırlı ve çeşitlilikten yoksun beslenme imkanlarının olduğu o tarihlerde gemiler, bu beslenme bozukluğu hastalığının gözlemlenebildiği laboratuvarlar gibiydi.

 

Amerikan yerlilerinin skorbüt hastalığına karşı geliştirdikleri bir tedavi yöntemi vardı. İlaç olarak, çam ağacının kabuğu ve yapraklarından elde ettikleri bir çeşit çay kullanıyorlardı.

Fransız kaşif Jacques Cartier bu çayı 1536 yılında Fransa’ya getirmiştir. Yerliler onu bu ilaçtan haberdar etmeden önce mürettebatından tam 25 kişiyi kaybetmişti. Fakat bu ilaç hekimler tarafından kabul görmemiştir. Çünkü onlar yabani ve inançsız olarak gördükleri kişilerden bir şey öğrenmeye alışkın değillerdi. İnsanlardaki bu dar görüşlülük, kibir, ön yargı ve ve gurur yüzünden birçok tıbbi gelişme çok geç su yüzüne çıkmıştır.

1593’te Güney Pasifik’e seyahat etmekte olan Richard Hawkins, skorbüt hastalığına karşı, “gözlemlerime göre bu hastalığa en iyi gelen şey, portakal ve ekşi limondur.” cümlesiyle bazı meyveleri tedavi yöntemi olarak önermişti. 1601 yılında deniz kuvvetlerine ait bir filodaki bir geminin kaptanlığını yapan James Lancaster, Nisan ayının sonlarında yolculuğuna başlamış ve Eylül ayında varış yerine ulaşmıştır.

Bu sırada kendi gemisiyle birlikte limana yanaşan diğer gemilerdeki mürettebat bu süre zarfında oldukça hasta düştüğünden, Lancaster’in sağlıklı ve dinç mürettebatı hasta denizcilere yardım etmek zorunda kalmışlardır. Bu durumun farkına varan Lancaster, deniz kuvvetlerine gönderdiği raporunda, yolculuğa çıkmadan önce gemiye şişeler dolusu limon suyu aldığını ve denizcilerin her sabah bu limon suyundan üç çorba kaşığı içtiklerinden bahsetmiştir.

1747 yılına gelindiğinde ise Salisbury adlı gemide seyahat eden İskoçyalı hekim James Lind, skorbüt hastalarına ilişkin önemli deneyimler yaşamıştı. Bu hastaların dengeli beslenmesini sağlamış ve bunun sonucunda aynı anda portakal ve limon tüketen hastaların birdenbire iyileştiğini gözlemlemiştir.

Tüm bu gelişmelere rağmen İngiliz deniz kuvvetlerinin gemilerde limon suyu bulundurulmasına ilişkin önerisi ancak 1770 yılında gelmiştir. Zamanla Birleşik Krallık gemilerinde turunçgiller o kadar yaygın hâle geldi ki Britanya denizcileri “Limey” (limonlu) olarak anılmaya başlandı. Koloniler ayaklandığında, onlarla savaşabilmek üzere askerlerin dinç ve sağlıklı olması için donanma kuvvetlerine limon yedirilmiş, meyvenin mevsiminde bulunmadığı zamanlarda ise çam ağacının kabuğu ve yapraklarından yapılan Kızılderili çayı verilmiştir.

1911 yılına gelindiğinde anti-skorbüt vitamininin (ya da diğer ismiyle C vitamininin) etkisi herkesçe kabul görmüştür. İlaç, askorbütik olarak kullanıldığından “askorbik asit” adını almıştır. Böylelikle keşfedilen üçüncü vitamin olmuştur. 1928 yılında, Albert Szent-Gyorgyi bu maddeyi (C6 H8 O6) izole etmiştir.

Fakat 20. yüzyılın başlarında, hastalıkların mikrop teorisi o kadar sabit bir düşünce haline gelmişti ki beriberi (tiamin / B1 vitamini) eksikliği ve pellagra (niyasin eksikliği) gibi hastalıkların sebebinin bakteriler ya da toksinler olduğu sanılıyordu. Bu nedenle beriberi ve pellegra hastalıkları üzerinde yapılan araştırmaların tümü tıbbi başarısızlıklarla doluydu ve hükümet de bu konuyla hiç ilgilenmiyordu.

Bu hastalıklar, bugünkü Körfez Savaşı Sendromu’na benzer bir muamele görmüştü. Bu iki hastalığın yanlış bir şekilde mikrobik hastalıklar arasında sayılması, günümüzde kontrollü deneylerin, bilimsel yöntemlerin, Apollo ve daha öncesinde yaşayanların duyduğu sorumluluğun tıp dünyasındaki önemini vurgulamaktadır. Merhamet ve dürüstlük adına duyulan bu sorumluluk, tümü içinden en önemli olanlardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

error: İçerik korunuyor !!